Are you the publisher? Claim this channel


Embed this content in your HTML

Search



Account: (login)

More Channels


Channel Catalog


Channel Description:

Daily News

older | 1 | .... | 98 | 99 | 100 | (Page 101) | 102 | 103 | 104 | .... | 329 | newer

    Emre Uslu*/ Kürt sorununun çözüm süreci ilginç bir maceraya doğru ilerliyor. Bu gidişin rotasını Abdullah Öcalan çizmiş. 2009’da yazdığı Yol Haritası adım adım uygulamaya konuyor. Bu adımların en belirgin olanı 1921 Anayasası’nın esas alınması. Öcalan şöyle demişti: “1921 Anayasası Kürtlerle işbirliğini esas alarak hazırlanmıştır. Çözüm olacaksa 1921 Anayasası esas alınmalıdır. 1921 Anayasası ayrılıkçı bir anayasa değildir, birleştiricidir, Misak-ı Milli sınırlarını kapsar, ayrışma yoktur. Kürdistan milletvekilliği vardır, Kürtler için muhtariyet vardır. 1921 Anayasası demokratik çerçevede bir anayasadır; Kürtlerle Türklerin ortak ulusal kurtuluş belgesidir. İçinde Kürtlere muhtariyet vardır. Musul-Kerkük’ü de içine alıyor, Suriye ve Irak’taki Kürtleri de içine alıyor hatta Türkmenleri de içine alıyor.” (24 Mayıs 2009)Başbakan Erdoğan “Âkil İnsanlar” a yaptığı konuşmada Cumhuriyet’in kuruluş aşamasındaki sürece vurgu yapmış, 1921 Anayasası’nı ima eden açıklamalar yapmış, tıpkı Öcalan gibi o da 1924’ten sonra o özün bozulmasıyla sorunların ortaya çıktığını anlatmıştı. Başka konuşmalarında da eyalet sistemine ve seçilmiş valilere (demokratik özerklik modeli) sıcak baktığını anlatmıştı.

    İlginç bir şekilde AKP Grup Başkanvekili Mahir Ünal, Çözüm Süreci’ni Değerlendirme Komisyonu kurulması için Meclis’e verdiği dilekçede Öcalan’ın paralelinde ifadelere yer verir: “Çözüm Süreci olarak adlandırılan sürecin temel hedefi; 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi açılırken tasavvur edilen, tahayyül edilen büyük Türkiye idealidir.”

    Öcalan’ın yol haritasının adım adım uygulandığını gösterir bir başka nokta da Öcalan’ın Köye Dönüş projesiyle ilgili ilginç gelişmeler. Öcalan Milliyet’e sızan görüşmelerde “Komisyonlar kurulacak. Hakikat komisyonu da kurulacak. Âkil adamlar denetiminde olacak. Çekilme o zaman olacak. Köylere geri dönüş olacak. Bunları yapmazlarsa geri çekilme olmaz” diyordu. Komisyonlar kuruluyor artık malum. Burada en ilginç kısım ise köye dönüş talebi. PKK kurucularından Ali Haydar Kaytan da Öcalan’a paralel konuştu: “Biz gerillamızı sınır dışına çekeceğiz. Ama öte yandan bir de Kürdistan’a dönüş başlıyor. Yani bir geri çekiliş, ama bir de ülkeye dönüş ve yöneliş var. Boşaltılan dört bin köyümüz var. Mesela o köylerin yeniden dolması lazım.” (ANF, 5 nisan)

    Kaytan’ın açıklamalarından iki gün sonra, Diyarbakır Ziraat Odası’ndan bir açıklama geldi.“10 bin aile, çözüm süreciyle birlikte Diyarbakır’daki köylerine dönmek istiyor.”

    Zamanlamanın hikmetini Diyarbakır Ziraat Odaları Koordinasyon Kurulu Başkanı Cevat Delil’e sordum, şu cevabı aldım: “Çözüm süreci başlarken böyle bir çalışma güzel olur diye düşündük ve bir ay önce çalışmaya başladık. (Öcalan bir ay önce köye dönüş çağırısı yapmıştı EU.) Bu Öcalan’ın çağırısından bağımsız başlatıldı.10 bin köylünün geri döneceği haberinin basına yansımasının zamanlamasının da Kaytan’ın açıklamalarıyla ilgisi yoktur. Zamanlama tamamen tesadüftür.”
    Şimdilik bu açıklamayı doğru kabul edelim ama şunu da ekleyelim: Zamanlama manidar.

    PKK bir yandan barış yaparken bir yandan da daha kapsamlı bir savaşa hazırlanıyor. Stratejik köylerin yeniden doldurulması bile hesaplanmış. Zaten Öcalan’da İmralı tutanaklarında “Çekildiğimiz anda gerillayı daha da büyüteceğiz. Çekilirsek gerilla biter görüşüne katılmıyorum” diyordu.

    Yani PKK silahları filan gömmüyor. Barış sürecini hem örgütü güçlendirmek için hem de siyasal kazanımlar için bir ara dönem olarak görüyor.
    Bu süreçte Türkiye’yi seviyorum diyen herkes elini taşın altına koymalı. Çatışmasızlık ortamını bir fırsata dönüştürmeli ve PKK’dan daha fazla çalışmalı:

    1) PKK’nın Kürtler nezdindeki mevzilerini boşaltacak, demokratik, siyasi, sosyolojik, ekonomik programlar geliştirmeli. PKK’nın tabanı olabilecek her bir bireyin gönlü ve kafası kazanılmalı. PKK savaşı yeniden başlatırsa karşısına birlikte atan kalplerden kaleler kurulmalıyız.

    2) Çocuğu dağda olan annelere ulaşmalı gerekirse onları hacca, umreye götürmeli. Kalbi kazanılan bir anne barış için en sağlam kaledir.

    3) ADD’den cemaate, AKP’den CHP’ye her grup, her sivil toplum örgütü, kendine bir şehir belirlemeli, çalışmalı ve orayı bir barış ve umut adasına çevirmeli.

    4) Devlet bölgeye turizmi teşvik etmeli. Bu ülkeyi seviyorum diyen her batılı, bölgeye sadece bir defa turistlik gezi yapsa, bölgenin kaderi değişir. Unutmayın, Kürtler misafirini menfaatinden önde tutar, ona sadece kapısını değil gönlünü de açar...

    5)
    Bu gemi artık limandan ayrıldı. Kaptanı sevsek de sevmesek de bu geminin zayıf yerlerini güçlendirmeli, su almasını önlemeliyiz.
    Bize barış projesi diye anlatılan şey bir barış mı yoksa savaş hazırlığı mı, Misak-ı Milli mi yoksa bölme projesi mi bilemem. Ama şundan eminim; barış da bölünme de bizim elimizde...

    acilim1@gmail.com


    *Taraf/10.04.2013

    Mehmet Müfit / Türk devlet istihbaratı MİT ile A. Öcalan arasında sürdürülen görüşmeler neticesinde hazırlanan ve Diyarbakır’daki 21 Mart Newroz’unda okunan A. Öcalan’ın beklenilen açıklaması beklenti içinde olan kesimlerde hem kargaşalığa, belirsizliğe, burukluğa ve hem de eleştiriye neden oldu. Kürtlerde ve PKK’de kafalar iyice karıştı ve belirsizlik hakim hale geldi; ne olup bittiğini kimse bilmiyor.
    Daha önceleride bir çok kez ifade etmeye çalistigimiz gibi; «Kürtler» ve «Türkler» arasinda bir barisin olabilmasi için öncelikle iç ve diş şartlarin bir araya gelmesi neticesinde siyasi bir ortamin oluşturulmasi gerekiyor. Cok kan dökülmüş olmasi, Türk devlet zulmünün hat safhaya çikarilarak Kürdistan’in cehenneme çevrilmiş olmasi, buna mukabil olarak Kürt halkinin gittikçe daha çok bilinçlenerek güçlü direniş içine girmiş olmasi barişi otomatik olarak getirmez.

    Uluslararasi güçlerin, çikarlarina uygun olarak Türk devletini köseye sikiştiracak bir takim siyasi ve ekonomik yaptirimlara girişmesi, Kürtlerle «bariş» yapmaya zorlamasi söz konusu degildir. Kisacasi, Türkleri gözden çikarmiş degildirler. Aksine; merkezinde Iran’in «nükleer silah» elde etme faaliyetlerinin yarattigi sorun, Suriye’deki iç savaş, «Arap bahari» dalgalarinin nerede duracaginin belli olmamasi yani genel olarak tabir edilebilecegi gibi ortadogu’da son derece ciddi güvenlik sorunlarinin olmasi, Türkiye’ye yeni rollerin düştügünü göstermektedir. Bati’nin büyük güçlerinin çikarlariyla Türklerin çikarlari yeniden çakişmaktadir. Bu şu demektir; ne «Kürt sorunu»ndan dolayi nede esasa ilişkin olmayan bir başka meseleden dolayi Türkiye «rahatsiz» edilemez. Israil ile yaşadigi siyasi ve diplomatik soruna bile müdahale edilerek, kendisine ekonomik ve askeri çikarlar saglanarak «bariştirilmasi» saglandi.

    Bölgede iki güç çok yönlü bir savaş yürütmektedir; bir yandan Iran’in liderligini yaptigi «Şii aksi», diger yandan başini vahabî Suudi Arabistan’in çektigi ve yükselmekte olan «Sunni Arap aksi». Geriye, bu ikinci cepheyi destekleyen «ilimli» islama sahip Türkiye ve Israil kaliyor. Batinin büyük güçleri bölgede, Arap olmayan bu ikiliye dayanmayi esas almaktadirlar ve bu taktirde, Türkiye’nin «iç meselesi» olarak gördükleri «Kürt sorunu»na çözüm dogrultusunda müdahale etmezler. Türklerle «iyi» geçinmek ve jeopolitik çikarlarini kollamak durumundadirlar. Diş koşullarin kisa özeti budur ve buradan Kürdistan’dan yana bir şey çikmaz.

    Içte ise, Türk tarafi esas olarak ne siyasi bakimdan, ne toplumsal nede psikolojik bakimdan barişa hazir degildir ve daha uzun yillar Kürdistan’da savaşi sürdürebilir durumdadir. Bunun önüne geçebilecek alttan gelen bir halk hareketi yoktur Türkiye’de. Türklerin, kendi egemenlerine karşi tarihten gelen bir baş kaldiri geleneginin olmadigini, devleti ve özellikle orduyu kutsayan kültürlerinin buna engel oldugunu biliyoruz. Daha öncede ifade etmeye çalistigimiz gibi, Kürdistan sorununu Türkler kendi «milli meselesi» olarak telaki etmektedirler. Bu bakima, sorunun çözümü için «milli mutabakat» dedikleri birliklerinin saglanmasi ve buna da bizzat devletin karar vermesi gerekiyor. Oysa ki, böyle bir durumun söz konusu olmadigi görülmesine ragmen bir çok Kürtte hakim olan görüş, gerçegi degil görmek istediklerini ifade etme biçimi hakimdir. Arzu ve temennilerini gerçeklerin yerine koyma uslubu seçilmektedir. Hatta Ruşen Arslan gibi bir aydinimiz daha ileri giderek, «Türk devletine düşmanligin Kürtlere bir faydasi yoktur» demektedir. Kafalari yillardir kariştirilmiş ve önünü göremeyecek konuma düşürülmüş bir halk ve «aydin» zümresiyle karşi karşiya oluşumuz, esasinda çok yüksek boyutlarda nasil siyasi bir trajedi yasadigimizi bize tarihi ironiyle bir kez daha hatirlatmaktadir.

    Hükümet partisinin «barişin» lehine üstten geliştirdigi, bölgedeki çelişki ve çatişmalarin Türkiye’yi kendi atmosferi içine almiş olmasi ve içte yeni bir «anayasa» oluşturmak isteminden kaynaklanan çalişmalar sonucu bu «süreç baslatilmiştir. Bu taktiksel bir siyasettir. Nitekim sayin M. Barzani’de, 25 Mart’ta basina verdigi bir mulakatta «Kürt sorununun barişçil çözümünün taktik olarak degil, stratejik olarak ele alinmalidir» derken aslinda kaygilarini dile getirmiştir.

    Türk devlet politikasini ve icraatlarinin esas yönünü tespit etme yerine, Türkiyecilik yapanlarda hakim olan görüs, AKP’nin A. Öcalan’la «Kürt sorununu» çözecegine inanmadir.

    Türk devletinin, Kürtlerin millet olmaktan kaynaklanan dogal haklarinin, Kürdistan’in işgal ve ilhak sonucu ihlal edilen haklarinin, kismide olsa ne siyasi nede kültürel düzeyde, hukuki teminatlarla tanima durumunda olmadigini hepimiz görüyoruz ve biliyoruz. Karşi tarafi oluşturan PKK ve A. Öcalan’in da siyasi ve kültürel hak iddia etmedigi de bir kez daha Diyarbakir Newroz’unda okunan mesajda görüldü. Beklentilere cevap verilmemiştir.

    O halde neyin «barişi» yapiliyor? Verilen ve alinan nedir? Hak talebine dayanan bir kazancin elde edilmisi mi söz konusu? Türk tarafinin «verdigi», pratik ve hukuki tanidigi siradan bir hak mi var ortada? PKK’nin geri çekilmesi ve ardindan silahlari bütünüyle birakmasindan sonra Türk devleti, Kürtlerin belli olmayan bir takim haklarini tanimak için muzakereler yapacakmiş. Buna Kürtlerin inanmasini istiyor devlet ve A. Öcalan. Türk devleti A. Öcalan’i, oda PKK’yi ve Kürt halkini manüpüle etmektedir. Hadise budur.

    Kürtler adina, Islam’a ve Türklerin «Misak-i Milli» yani «ulusal sözlesme»sine vurgu yapilmasi tamamiyla Kürtler ve Kürdistan’a ait ne varsa hepsinin inkarindan başka bir şey olmadigini hepimiz biliyoruz. Yapilan, Türk-Islam sentezini savunmadir. Bu temelde oluşturulan politika eskidir ve Türk sömürgeci sisteminin mesrulaştirilmasi ve kaybedilen Osmanli «topraklarinin» yeniden ele geçirilmesinin hegemonyaci arzularini ifade etmektedir. Dolayisiyla, MIT- A. Öcalan görüsmesi «Misak-i Milli»yi Kürtlere empoze etmeyi önermektedir. Kürtlerin Türklerle ittifakina vurgu yapilmasinin amacida budur. Ama tabi, mücizevi bir hikmetmiş gibi sunulmaya çalişilan «büyük Türk-Kürt ittifaki»nin sanki kölelikten baska bir şey oldugu bilinmiyor.

    PKK’nin bu «ittifak»a tabi olmasi, Türkiyecilik yapan ve Türklere her firsatta yagcilik yapmaya kalkişan bir takim kafalarin iddialarinin aksine, Kürtlere ve ona yeni ufuklar açmaz, yeni müttefikler bulmaz. Aksine, Türklerle yani kendi düşmaniyla ittifaki seçmesi PKK’ye Ortadogu’da manevra alanlarini daraltacaktir. Kendisine, bu güne kadar savaşi sürdürmesini, manevra alanlari açarak hareket etmesini saglayan, lojistik destegi yaratan 1982‘de kurulmuş Iran ve Suriye ile olan ittifakindan kopmak PKK için asil tehlikeyi oluşturuyor. Yeni oluşan güçler dengesi kompleksi içinde PKK yeni zorluklar ve hareket daralmasi olayini yaşayacaktir ve belki bölünecektir. Kolaylikla tahmin edilebilecegi gibi, Türk devletiyle ittifak, ona sadece düşman kazandiracak, tecrit olmasina ve daha çok kullanilmasi yolunu açacaktir. Buda, başkalarinin hesabina savaş demektir, Kürt savaşçilarinin daha çok kaninin heba olmasi demektir.

    Bu süreçte, tayin edici olabilecek asil etken alternetif bir çikiştan gelebilirdi. Oysa ki böyle bir seçenek, ne yazik ki söz konusu degildir. 1988 Birlik Kongresi’nde, KAWA bir başka alternatifin oluşturulmasi gerekliligine ve zorunluluguna işaret edip dogru tespitler yaparak silahli ulusal kurtuluş hareketine pratik planda müdahale edilmesi projesini ortaya koydu. Bunun için, KUK-Niştiman grubu ve Rizgari ile «Kürdistan Ulusal Kurtulus Blogu»nu oluşturmaya çalişti. Halepçe olayindan sonra, kendilerine hiç bir güvenleri olmayan bu iki grup sözlerinde durmayarak blog faaliyetini daha dogmadan terk ettiler. Ama KAWA, karşilaştigi «yeni» zorluklara ragmen siyasi projesini baska birlikler oluşturarak -PYSK örneginde oldugu gibi- 1998‘e kadar pratige geçirmeye çalişti. Bu ayri bir tartişma konusu ancak, bunlarin hepsi bir alternatif yaratmak için KAWA’nin fedakarligi sonucu ortaya çikarilan icraatlardi. Nihayetinde ne oldu? Bizden yada başka siyasi formasyonlardan çikabilecek bir seçenegin yaratilamamasi Kürdistan ulusal kurtuluş hareketine kaybettirdi. Dogru olana degil, ortaya çikişi bile tartişmali olan, kuşkulu, güvenilmez ve başkalarinin hizmetinde şiddetle büyütülen yanlişa hizmet edildi. Sonuçta, bu gün bir başka alternetif yoktur ve öyle kisa sürede de yeniden ortaya çikma ihtimali pek yakin görülmüyor.

    O halde dikkatler, PKK’nin Kandil kadrosu üzerinde yogunlaşacaktir; bu silahli kadro «Imrali sürecine» tavir alabilir mi? Kandil kadrosu, A. Öcalan’a hak ettigi dersi vererek onu tarihin çöp sepetine atabilecek mi? Ciddi bir hayal kirikligi yaşayan ve kafasi allak-bulak olan ve soru soran kitlelerin bu yönlü beklentileri oluşmaktadir. Kürdistan bayragini yükselterek dalgalandirabilecek bir «Kandil çikişini» vatansever olan her kes kayitsiz şartsiz destekleyecektir. Esasinda bir olasalik vardir burada, ama bu, Kürdistan ulusal kurtuluş hareketi çizgisine dönüşü olan bir çark etmeden ziyade, Iran-Suriye ile olan ittifaki sürdürme dogrultusunda olacaktir. Son açiklamalardanda kolaylikla anlaşilabilecegi gibi Türk devleti bu olasaligi A. Öcalan etkeni ile engellemeye çalişmaktadir. Devlet şimdilik, ona bagli ve kontrol altinda «bütünlük» içinde hareket eden bir PKK’den yanadir. Iran tehlikesine vurgu yapilmasinin sebebi budur, yani PKK’yi Iran’a böldürtmemek ve
    kullandirtmamak.

    Kuzey Kürdistan’da, mevcut şartlar altinda siyasetin önü kapalidir. Ne BDP ve nede PKK aslinda A. Öcalan’a güvenmiyor. Ancak, bu iki yapi da iç yaşamlarinda çok ciddi boyutlarda bir güvensizlik ve paranoya ortamini yaşamaktadir. Kimse kimseye güvenmiyor ve inanmiyor. Böylesi bir ortamda, önderlerinin «davadan» koptugunu her kesten çok daha iyi bilmelerine ragmen olasi bir çikişin yaratilmasina kalkişacaklarina inanmak zordur. Mevcut «sürece» karşi, PKK’den bir çikiş beklenemez.

    Fakat zamani geldimi, AKP’yi sikiştirmak yada bertaraf etmek isteyen Türk ordusu generalleri de PKK üzerindeki etkilerini ve içindeki uzantilarini kullanarak «bariş sürecine» son vermek isteyebilirler. Her şey bölge dengelerine ve Türkiye’nin kendi iç çelişkilerine bagli olarak yeniden konumlanacaktir. O taktirde, Kürtler yeniden «barişla» aldatilmiş olacaklardir.

    Hafiza-i beşer’de çogu zaman unutkanlik var oldugundan, burada önemli gördügüm ve firsat buldukça üzerine dikkatlerin çekilmesi geregine inandigim bir mevzuatin bir daha altinin çizilerek hatirlatilmasi gerekiyor; Türk ordusu, iç dengeleri elinde tutarak gelişmelere yön vermeye devam etmektedir. Her seyden önce, 82 generaller ***asinin kendisine verdigi hukuki yetkiler icabi o, 147 bin kişilik muazzam subay kadrosuyla hala esas olarak devlet erkini elinde tutmaktadir. Bir takim, çogu emekli ordu döküntülerinin Ergenekon davasindan dolayi tutuklanmalari esas iktidar erkinde bir degişiklige neden olmamiştir. Siyasi partilerin politikalari, bu devlet erkinin esas politikasinin varyantlari ve bütünleyici parçalari konumundadirlar. Bu bakima, Türk ordusu genel kurmayinin «Kürt sorunu»ndaki tavri belirleyicidir. Bunu anlamayanlarin Türk devletinden fazla bir şey anladiklari söylenemez.

    Şunu ifade etmek istiyorum; devlet AKP’nin önüne, zamanlamasi belirlenmiş ve sinirlari çizilmiş politik bir çerçeve koymuştur. Basbakan Erdogan ve hükümeti bu sinirlar içinde hareket etmektedir. Hükümet yetkililerinin sikiştiklarinda «her şey devletin bilgisi ve denetimi altinda sürdürülmektedir» demelerinin sebebi budur. Zaten herkesin bildigi gibi, «bariş görüsmelerini» yürüten ve denetleyen Türk istihbarat teskilati olan MIT’tir. Bu teşkilatin esasinida Türk ordusu subaylari oluşturmaktadir ve müşteşarin sivil olamasi bu mekanizmanin özünü degiştirmiyor. Dolayisiyla, ilişkileri, dengeleri ve denetimi elinde tutan Türk ordusu genel kurmayidir yani generallerdir.

    Bu durumda, cevaplanmasi gereken soru şudur; Kürtler Türk ordusu genel kurmayinin piyonlari olarak mi kalacaklar yoksa ulusal kurtuluş hareketinin esas prensiplerine ve Kürt milli iradesine yeniden sahip mi çikacaklar? Ama bu soru burada bir başka soruya kapiyi açmaktadir; kim hangi siyasi güç yada mihrak bu işi yapacaktir?
    Işlevsiz olan siyasi örgüt ve gruplarin bu sürece etkide bulunma konumu ve durumu söz konusu olmadigina göre PKK içindeki vatanseverler bunu yapabilirler mi? Esasinda bu dinamik var, ne var ki, denetim altindadir ve son derece ciddi rizikolarla tehlike içinde bulunmaktadir. Hem A. Öcalan’a bagli kesimler ve hemde Türk devleti tarafindan imha edilmeyle karşi karşiya bulunuldugundan dolayi milli bir çikişin şansi oldukça zayif kalmaktadir.

    Tipki Türk devleti gibi, PKK’nin «bu baris sürecinde» «kesinlikle bölünmemesini» salik veren, bütün Kürtleri A. Öcalan’in arkasinda saf tutmaya, «kurda kuşa yem olmamanin asgari şarti bu birliktir» diyerek ikna etmeye çalişan kafalar, Newroz açiklamasindan sonra ise A. Öcalan’i, önce tapan sonra da tepen bir tutarsizlikla, «Hamidiye» olarak tanimlamaktan geri kalmadilar. Aponun sunniliginde kendi aleviligini dişlamiş olarak görenlerin basit tepkilerini anlamak lazim tabi.

    Ne var ki, «sunni Kürtler» vurgusunu yapanlar, «alevi Kürtleri» bu süreçten ayirmaya çalişmaktadirlar. A. Öcalan’in yaptigi bu ayrimi onlarda başka bir «cepheden» yapmaya yelteniyorlar; bu iş «sunni Kürtlerin» işidir, «alevi Kürtlerin bu işle alakasi yoktur» demeye getiriyorlar. Oysa ki, burada söz konusu olan, bütün farkliliklari ve bileşenleriyle bir tek millet ve bir tek ülke, bütün dini kesimleriyle Kürt milleti ve Kürdistan vardir. Bu talihsiz kafalarda, millet ve ülke olma bilincinin ne kadar zayif olduguda ayri bir hadisedir. A. Öcalan’nin islam dinine vurgu yapmasinin alternatifi, karşisina «Alevi olmayi» koymak olamaz; kapsayici ve birleştirici olan Kürt milleti ve Kürdistan’dir. Peki ama bu kişilerin havsalalari bu kadarini da mi almiyor? Hayir, yapilan bilerek yapiliyor; kendilerini Kürdistan ulusal kurtuluş hareketinden ayirmalarinin bir baska ifadesidir bu. O bakima, sözü ettigim kişilerin vardigi «dogal» yer alevilige siginmadir.

    Seküler Kürt milli bilinci bizlere şunu ögretmiştir; millet ve ülke olma bilinci ve siyaseti olmadan ne milli birlik nede ulusal kurtuluş hareketi geliştirilemez. Burada, dini ön plana çikarmak peşinen bölünmeyi kabul etmektir. Türk devleti ve bölgedeki hegemonyaci çikarlari lehine A. Öcalan’in islama vurgu yapmasi, Kürt milletinin tarihsel kollektif milli bilincini ve iradesini dumura ugratmaktir. Bir çoklarimizin hemfikir oldugu gibi bu, Kürt milletinin kendi davasinin efendisi olmadigi sonucundan çikmiştir. A. Öcalan karşi tarafta bulunuyor, peki Alevi oluşunu ön plana alanlarin Kürdistan ulusal kurtuluş hareketi içindeki yerleri neresidir? Esasinda, bu saf degiştirmiş kafalar kendilerini Kürdistan davasi içinde görmüyorlar. Geçelim...

    Bilinen biçimiyle, PKK’de somutlaşan Kürdistan silahli ulusal kurtuluş hareketi bir yere vardirilamadi. O halde ulusal kurtuluş hareketinin önünün açilmasi gerekiyor. Bu dönemde, bu iki biçimde yaşam bulabilir; birincisi, PKK’nin silahlari birakmasiyla mümkündür. Bazi arkadaşlarin dedigi gibi bu hareketin silahli oluşu «Kürt bahari»nin önünde engel oluşturmaktadir. Ikincisi, bagimsiz milli iradeyi ortaya çikarmak dogrultusunda bu hareketin bölünüp yeni siyasi bir yogunluk halinde ortaya çikmasiyla olabilir. Ama muhtemelen bu iki seçenekte olmayacaktir. PKK kendi eliyle, varlik sebebi olan silahi birakmayacaktir. Cünkü onun gibi bir yapinin metamorfozunun mümkün olmadigini biliyoruz. 7.04.2013

    Mehmet Müfit

    Rizgarî Online/ Wan'ın Elbak İlçesi Kaymakamı Murat Büyükköse, KCK davasından tahliye olan BDP'li eski Belediye Başkanı İnsan Güler ve eski BDP İlçe Başkanı Derviş Polat'ı ziyaret etti. TC´nin Elbak´taki Kaymakamı Murat Büyükköse beraberindeki temsi heyetle birlikte KCK davasından 29 Mart'ta tahliye olan Elbak eski Belediye Başkanı İhsan Güler ve eski BDP İlçe Başkanı Derviş Polat'ı Belediye binasında ziyaret etti.DHA´nın haberine göre, “Ziyarette, Başkale'de yapılacak çalışmalar ve 'Büyükşehir' statüsü kazanan Van için yapılacaklar hakkında konuşuldu. Eski Belediye Başkanı Güler, ziyaretten memnun kaldıklarını belirtip, konuklarına teşekkür etti. Güler ve Polat, misafirlerini kapıya kadar uğurladı. Van'da 7 Haziran 2012 tarihinde KCK'ya yönelik yapılan operasyonda gözaltına alınan aralarında Van Belediye Başkanı Bekir Kaya, Başkale eski Belediye Başkanı İhsan Güler ve eski BDP İlçe Başkanı Derviş Polat'ın da bulunduğu 13 şüpheli hakkında Van 5'inci Ağır Ceza Mahkemesi 'nde 'terör örgütü üyeliği' suçundan dava açılmıştı. 294 gün tutuklu yargılanan başkanlar, 29 Mart 2013'te yapılan son duruşmada adli kontrol kaydıyla tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edilmişti."

    RO/Ömer Kaçar

  • 04/11/13--17:00: Pazarlık yapmak... (chan 6251595)
  • Oral Çalışlar*/ Uzlaşma demek, doğal olarak, iki tarafın da, kendi bulunduğu mevziden bazı ödünler vermesi demek... CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu soruyor: “Neyin pazarlığını yaptınız?” ... 30 yıllık bir çatışmayı, yüzyıllık bir geçmişi içinde barındıran bir sorunun çözülmesi için taraflar “savaşmak” yerine “konuşmak” yolunu seçmişlerse, bu zaten, bir pazarlığın da gerçekleşeceği anlamına gelir.PKK silah bırakacak... Çatışmalar sona erecek... Dağdakiler dağdan inecek... Hedeflenenler, bunlar. Bunların nasıl gerçekleşeceğini konuşmadan, dağdakileri ikna edecek bazı adımlar atmadan, sonuç alınması elbette mümkün değil.

    Yani: Dağdakilerle veya onların adına konuşabilecek olanlarla iletişim kurulması, şu noktada “ana eksen”in oluşturulması için ilk şartlardan birisi. Abdullah Öcalan bunun için devreye girdi.
    Üç aydır, yani bu “süreç” başladığından beri, çocukların ölmediğine tanığız. Kısacası, “çatışmasızlık” başladı bile. Yıllardır süregelen bu büyük çatışma, büyük bir uzlaşmaya doğru ilerliyor. Şimdi “çatışmasızlığın” nasıl kalıcı hâle getirilebileceği konuşuluyor. Kiminle konuşuluyor? Elinde silah olanlar üzerinde etkili olup söz söyleyebilen Öcalan’la ve Kandil’le.

    Silahların susmasıyla paralel gitmesinin gerekliliğine bir süredir vurgu yaptığımız diğer süreçse, “yasal ve kurumsal değişim ve dönüşüm”... Bir diğer ifadeyle, 12 Eylül Anayasası’yla şekillenen inkârcı ve imhacı devlet alışkanlıklarının sona erdirilmesi... Yurttaşının hakkını hukukunu, kimliğini kabul eden bir devlet yapılanmasına girişilmesi...

    Yeni anayasa

    MHP ve CHP; Kürtlerle dindarlar arasında gerçekleşmesi mümkün olan “yeni anayasa üzerindeki muhtemel uzlaşma”ya katılmak niyetinde gözükmüyorlar. “Değiştirilemez üç madde” ısrarının anlamı ortada: Bu ısrar; “milliyetçi, devletçi, otoriter zihniyetin devamı” isteğini ifade ediyor... Ki bu anlayış da “Kürt sorununa barışçı bir çözüm üretilmemesi” ni garantiye almayı hedefliyor.

    “Kürt sorununa kalıcı bir çözüm” den, yeni bir anayasa perspektifinden bağımsız olarak konuşmanın imkânsızlığı ortada.
    Kemal Kılıçdaroğlu, dünkü Meclis grup konuşmasında Türkiye’nin demokrasi konusundaki eksiklerine işaret ederek, “bunlar çözülmeden çözüm olmaz” anlamına gelecek değerlendirmeler yaptı.

    Kendi içinde değerlendirildiğinde “sorunlu olmayan” bu saptamalar, “arabayı atın önüne koşmak” hâlinde ifade edildiklerinde anlamsızlaşıyorlar. “Önce demokrasi sonra çözüm” demek yerine, çözüm ve demokratikleşmeyi birbirine paralel kavramlar olarak görebilmek; “çözümün mantığıyla paralel” ve “çözüm için zorunlu” olan...

    Görünen manzara o ki, CHP ve MHP, 12 Eylül Anayasası’nın otoriter mantığını sahiplenmeye karar verdi. “Anayasal süreç”, büyük bir olasılıkla, AK Parti ile BDP arasında yapılacak uzlaşmalarla yürüyecek.

    Kılıçdaroğlu’nun “Neyin pazarlığını yaptınız” sorusu, göründüğü kadarıyla, işte bu “süreç”i hedef alıyor. Yani “devletin yeniden yapılanması” anlamına gelecek yeni anayasanın hazırlanma sürecini...

    Elbette pazarlık da yapılacak, karşılıklı ödünler de verilecek. “Uzlaşma” dediğimiz kavramın “normal tanım”ı, zaten tam olarak bunları içeriyor. “Siyaset” dediğimiz şeyin özünü de uzlaşma oluşturur zaten. Hatta CHP’nin önemser göründüğü bir kavram olan “çağdaşlığın” da özünde uzlaşma saklıdır...

    oralcalislar1@gmail.com

    *Taraf/ 10.04.2013

    Rizgarî Online/ “Çözüm sürecine” yönelik komisyon kurulması önergesi TBMM ´de görüşmenin ardından yapılan oylamayla kabul edildi. Partisi adına söz alan Oktay Vural, ''Sizi PKK ile baş başa bırakıyoruz'' diyerek MHP'li vekillerle birlikte Genel Kurul Salonu'nu terk etti. AA´nın haberi:”MHP ve CHP milletvekilleri, TBMM Genel Kurulu’ndaki çözüm sürecine ilişkin araştırma önergelerinin görüşmelerinde, grupları adına yapılan konuşmalardan sonra salonu terk etti. Çözüm sürecine ilişkin araştırma önergelerinin görüşmelerinde MHP Grubu adına kürsüye Grup Başkanvekili Oktay Vural çıktı. Kendisinden önce konuşan Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay’ı, ”Yıkımdan sorumlu bir bakan” diye nitelendiren Vural, ”Bakmış, ne görüyor ne duyuyor. Bu konuşmayı yapan, açılımla ilgili de konuştu. Aç aç dedik, bir türlü açamadı. Ne konuştu, çözüm ne, barış dediğin ne, hiçbir bilgi vermiyor” dedi. Vural, çözüm ve barış sözcüğünün, kılıf, teslimiyet için araç olarak kullanıldığını savunarak, çözümün, barışın kiminle olacağını sorduklarını ancak cevap verilmediğini belirtti.

    İmralı ve Oslo’da ne konuşulduğunun, mertçe millete anlatılması gerektiğini ifade eden Vural, ”Ama bakıyoruz, Sayın Bakan, konuştu, konuştu, ne söyledi, ey milletvekilleri çözüm neymiş? Cevap yok, içi boş. Bunlar minareyi çalmışlar, kılıfını hazırlıyorlar” dedi.

    Bu sürece desteğin sadece yüzde 24 olduğunu, her iki AK Partili’den birinin, İmralı’nın muhatap alınmasına karşı çıktığını savunan Vural, sözlerini şöyle sürdürdü:

    ”Öyle olsaydı araya tampon, akil adamları koyarlar mıydı, Meclis’i tampon olarak koyarlar mıydı? Abbas, Tarzan zorda, millet uyandı. PKK projesini millete hazmettirmek istiyorlar. Buna başka partileri bulaştırmak için her türlü yolu kullanıyorsunuz, biraz mert olun. Size gelip, ’PKK’nın istediği üzerine komisyon kuracağız, yeni Cumhuriyet kuracağız, rejim değişikliği yapacağız’ dediler mi? Bu, oyun, tuzak. Baldıran zehiri, kefenden bahsedenler, bugün bu milletin huzuruna çıkıp gerçekleri sizlerle paylaşmadılar.

    Bu milletin Cumhuriyetine, milli kimliğine, milli mücadelesine, hukuk devletine Oslo’da, İmralı’da darbe planları hazırlandı. PKK ile birlikte Türk milletine darbe planı yaptılar. PKK ile Türk milletini korkutuyorsunuz. 511 milletvekiliyle 2007’de terör örgütünü bertaraf etmek amacıyla sınır ötesi operasyon yetkisi verdik, PKK’yı bertaraf edin diye. Bugün PKK taraf haline dönüştürülüyor, bu Meclis’e onaylatılıyor. Bertaraf edilmesi gereken PKK’yı, siz taraf haline, muhatap haline dönüştürdünüz. Sizin artık yol arkadaşınız PKK, düşmanınız MHP oldu, arkadaşlarınız bölücüler, düşmanınız milliyetçiler oldu. Bu önergenin altında İmralı canisinin parafı vardır. Hani kefen giymiştin, baldıran içecektin. Niye akil adamlara içiriyorsunuz, siz için. Siz terörün gölgesinde siyaset yapıyorsunuz, milletin değil karanlık mihrakların iradesiyle hareket ediyorsunuz.

    Araştırma komisyonu talebi PKK’dan geliyor, PKK’nın istek ve taleplerinin meşrulaştırmaktır. Kullanacağımız ’hayır’ oyunun bile namusu ve şerefi vardır. Böyle bir ahlaksızca düzene MHP, ’hayır’ oylarını bile alet etmeyecek, sizi PKK ile birlikte baş başara bırakıyoruz.”

    Vural’ın bu sözlerinin ardından MHP’li milletvekilleri, salondan ayrılmak üzere ayağa kalktı. Bu sırada TBMM Başkanvekili birleşime ara verdi. Aranın ardından devam eden görüşmelere, MHP milletvekilleri katılmadı.

    CHP Grubu adına Grup Başkanvekili Muharrem İnce’nin konuşma yapmasının ardından da CHP milletvekilleri Genel Kurul Salonu’nu terk etti.”

    RO/Cemil Süphan

  • 04/11/13--17:00: Kürdistan´da'akil' toplantı! (chan 6251595)
  • Rizgarî Online/ “Çözüm süreci” kapsamında oluşturulan ve Kürdistan ile Türkiye'nin 7 bölgesi için 9'ar kişilik heyetler halinde çalışmalar yürütmesi öngörülen 'Akil İnsanlar'ın Kürdistan Heyeti, ilk toplantısını Meletî´den başlattı. Ramada Altın Kayısı Otel'de düzenlenen toplantıya, 'Akil İnsanlar'ın Kürdistan Heyeti'nde yer alan Başkan Can Paker (TSEV Başkanı), Başkan Vekili Sibel Eraslan (yazar), sekreter Ayhan Ogan (Sivil Dayanışma Platformu Başkanı), Abdurrahman Dilipak (yazar), Abdurrahman Kurt ( AK Parti Dîyarbekîrr eski milletvekili), Zübeyde Teker (Tutuklu ve Hükümlü Yakınları Dernekleri Federasyonu Başkanı) katıldı. Grubun diğer üyeleri Cem Vakfı Başkanı İzzettin Doğan, Hak-İş Genel Başkanı Mahmut Arslan ve Yeni Anayasa platformu kurucusu Mehmet Uçum'un ise bugün akşam kente geleceği ve çalışmalara katılacağı belirtildi. TOPLANTIDA ALINAN GÖRÜŞLER ANKARA'YA İLETİLECEK

    DHA´nın haberine göre, “'Akil İnsanlar', otelin toplantı salonunda, Malatya'da faaliyet gösteren çeşitli kesimlerden çok sayıda sivil toplum kuruluşu üyesi katılırken, toplantının açılış konuşmasını yapan Doğu Anadolu Heyeti Başkanı Can Peker, heyette yer alan arkadaşlarının her birisinin kendilerine ait farklı görüşlerinin bulunduğunu belirti. Ancak herkesin ortak görüşünün bu sürecin barış içerisinde geçmesi olduğunu ifade eden Paker, silahların konuşmadığı sürece çözümün çok daha kolay olacağı ve bu çözümün herkes için mutluluk getireceğini düşünen insanlar olduğunu söyledi.
    Paker, bu toplantıların kendileri için çok önemli olduğunu belirterek sivil toplumun görüşlerinden alınan görüş ve değerlendirmeleri raporlarlaştırıp Ankara'ya sunacaklarını kaydetti.

    'ARTIK TERÖRLE BESLENEN VESAYETİN MİLADI DOLDU'

    Moderatörlüğünü eski milletvekili Abdurrahman Kurt'un yaptığı toplantıda daha sonra söz alan gazeteci- yazar Sibel Eraslan, geleceğe dair umut besleyen herkes gibi kanın ve gözyaşının durdurulmasını istediğini belirtti. Terör sebebiyle 40 bin civarında insanın toprağa verildiğini anlatan Eraslan, "Bu çok bir büyük bir acı, mesele toprağa yatırdığımız canlarla da kalmıyor. Bunun arka planında terörün bizlere ödettiği çok büyük bir bilanço da var" diye konuştu.

    Çözümsüzlüğü çözüm olarak görenlerin olabileceğini belirten Eraslan, artık terörle beslenen vesayetlerin miladının dolduğunu ifade ederek çözüme karşı herhangi bir teklifleri olmayanların da aslında kan dökülmesine razı gelemeyeceğini düşündüğünü söyledi. Akil Adamlar heyetinde her birinin ayrı bir siyasi duruşunun ve dünya görüşünün olduğunu ifade eden Eraslan, "Burada bütün bu farklılıkların ötesinde biraya gelişimizin özünde hayata dair dokunuş var" dedi.


    HALKI KARŞI KARŞIYA GETİRİP BİRBİRLERİNE KIRDIRDI

    Tutuklu ve Hükümlü Yakınları Dernekleri Federasyonu Başkanı Zübeyde Teker ise konuşmasına, PKK 'lı ve KCK'lı siyasi tutukluların ailelerinin dernek başkanı olduğunu belriterek "Kürdüm, Kızılbaşım ve aynı zamanda sosyalistim. Birçok kimliği beraber taşıyan biriyim" dedi.

    Teker, her dönem devletler ve iktidarların halkları karşı karşıya getirip kırdırdığını söyledi. Teker konuşmasına şöyle devam etti:

    "Birilerinin her zaman üstün olma isteği, yapay yarattığı ırk kimliği ile diğerlerini yok ettiği bir gerçek bu ülkede de hayat bulmuştur ve bunun bedelini tüm halklar ödemiştir. Ama bundan sonra artık ödemek istemiyoruz. Bu ülkede artık bundan sonra hiçbir halkın, hiçbir inancın üstün egemen olmasını istemiyoruz eğer olacaksa insan olmak şahsında bir oraklaşmada egemenlik söz konusu olsun."
    'Akil İnsanlar'ın amacının, bu süreçte halkın ne istediğini ve neleri esas aldığını öğrenmek olduğunu dile getiren Teker, oluşturacakları raporları daha sonra Hükümete, muhalefete ve kamuoyuna sunacaklarını belirtti.


    'BU MESELE PARTİLER ÜSTÜ BİR MESELE'

    Toplantıda daha sonra söz alan Sivil Dayanışma Platformu Başkanı Ayhan Ogan da sorunun aslında Türkiye 'nin meselesi olduğunu ve partiler üstü bir mesele olduğunu belirtti. Akan kanın artık durması gerektiğini vurgulayan Ogan, "Bu süreci, Türkiye'de ileri, katılımcı demokrasi ve sırtını halka dayamış bir siyasal sistemin yeniden kurulmasına katkı sağlayacak bir süreç olarak görüyorum" dedi.

    'ADALET OLMASSA BARIŞ DA OLMAZ'

    Yazar Abdurrahman Dilipak ise tek bir fikrin propagandasını yapıp bir şeye ikna etmek için gelmediklerini belirterek, "Bizim tek bir ortak paydamız var; Barış istiyoruz" dedi. 'Barışa nasıl gidilir?'i birlikte konuşmak için yola çıktıklarını belirten Dilipak, "Biz doğduğumuz ana babayı kendimiz seçmedik, doğduğumuz zamanı ve toprağı da kendimiz seçmedik. Cinsiyetimizi ya da derimizin rengini de biz seçmedik. Farklılıklarımıza rağmen barış içerisinde de bir arada yaşamanın yolunu arıyoruz" dedi.

    “Birbirimize karşı kazanacak bir zaferimiz yok" diyen Dilipak, tek bir zaferin olduğunu onu da birlikte kazanabilecekleri bir zafer olduğunu belirtti. Birilerinin halkın kan ve gözyaşları üzerine dini etnik, politik ve vicdani kanat farlılıkları çatışma sebebi sayarak kendilerine iktidar ve servet arayışları içerisinde olduklarını belirten Dilipak, bunlara karşı direnebilmek için adalet barış ve özgürlük temelinde uzlaşılması gerektiğine inandığını belirtti. Adalet olmasa barışın da olmayacağını vurgulayan Dilipak, barışın olmadığı yerde hiçbir özgürlünde güvence altına olamayacağını söyledi. Dilipak şöyle devam etti: "Biz yeniden barışmayı kendi inancımızla tarihimizle kültürümüzle barışmayı biz denememiz gerekiyor. Bu süreç içerisinde bana kalırsa dünyayı örnek almamız gerek. Dünyada benzer çatışmalar nasıl önlendi onları da izlememiz gerek. Ve biz bizden sonrakiler içinde, muhtemel sorunlar içinde modern oluşturacak bir barış yapmamız gerekli. Bizim üzerime kendi ideolojilerini dayatanları asla kabul etmeyelim biz kendi sorunumuzu kendimiz çözeceğiz."

    Dilipak'ın konuşmasının ardından toplantıya katılan sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri sırayla söz alarak sürece ilişkin görüşlerini iletti.

    2.5 saat süren toplantının ardından 'Akil İnsanlar' heyeti, bazı başbaşa görüşmeler yaptı. Heyet, yarın akşam saatlerinde Malatya Kongre ve Kültür Merkezi'nde halkın katılacağı bir toplantıda görüş ve düşünceleri dinleyecek.

    Öte yandan kente havayolu ile gelen 'Akil İnsanlar'ın Doğu Anadolu Heyeti'nin üyeleri, Malatya Havaalanı'nın VIP girişinden girerken, grubun Malatya'daki konaklama ve ulaşım masraflarının Hükümet tarafından karşılandığı öğrenildi. Malatya'da 2 gün kalacak olan heyete ise Emniyet Müdürlüğü tarafından koruma ekibi tahsis edildi.”

    RO/Ömer Kaçar

    Rizgarî Online/ BDP'li Sebahat Tuncel, Dîyarbekîr Dicle Üniversitesi'ndeki olaylarla ilgili 'Kürt-Türk çatışması çıkarmaya çalışıyorlar' derken, Kürt gençlere saldırıların sürmesi halinde sürecin ilerlemeyeceğini belirtti. DHA´nın haberinde şunlar kaydedildi:”Dicle Üniversitesi'nde yaşanan olaylardan sonra aralarında BDP Grup Başkan Vekili Pervin Buldan, Batman Milletvekili Ayla Akat, Diyarbakır Milletvekilleri Nursel Aydoğan, Emine Ayna, İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel'in de aralarında bulunduğu, BDP'nin kadın örgütlenmesi olan Demokratik Özgür Kadın Hareketi (DÖKH), dün akşam saatlerinde BDP il binası önünde bir basın açıklaması yaptı. BDP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel, Hizbullah'ın yeni dönem için Kürt halkı ile dayanışma içerisinde olacaklarına dair özeleştiri verdiğini belirterek, "Biz buradan hükümeti uyarıyoruz. Gerçekten, bu süreç ve Dicle Üniversitesi'ndeki saldırılarla ilgili özel bir şey ifade etmek istiyoruz. Hizbullah'ın yeniden böylesi bir provokatif bir saldırı içerisinde olmasının, özellikle 90'lı yıllarda Kürdistan'da yaşanan kirli savaşı, Hizbulah'ın yaptıklarını yeniden canlandırmaktadır. Kürt halkı açısından bu tarih, karanlık bir tarihtir ve büyük trajedilere neden olmuştur. Hizbullah, yeni dönemde bir özeleştiri vererek Kürt halkı ile dayanışma içerisinde olacağını ifade etmiştir. Ama bugün farklı başka bir süreç içerisine girmiştir. Buradan uyarıyoruz onları; 90'lı yıllarda yaşananların bugün yeniden gün yüzüne çıkması, bunu Kürt halkına yeniden aynı acıları yaşatmanın hatırlatılması bile büyük bir zülümdür. Buna kimsenin hakkı yoktur. Bu çevreleri uyarıyoruz. Eğer bu gençler onlardansa, bunu biran önce durdurmaları ve bir özeleştiri vermelerini, aksi durumda kendilerinin sorumlu olacaklarını ifade etmek istiyoruz" dedi.

    DİYARBAKIR EMNİYETİ'NİN SİCİLİ TEMİZ DEĞİL

    Dünden beri Dicle Üniversitesi'nde gerçekleşen saldırıların, öğrenci olmayan ve Diyarbakır dışından gelen kişilerin neden olduğunu öğrendiklerini ifade eden Tuncel, şöyle dedi:

    "Dünden beri Kürt öğrencilere yönelik gerçekleşen olayları protesto etmek üzere sayın Aysel Tuğluk ve Mülkiye Bir tane arkadaşımız oradaydı. Saldırıyı protesto ederken başka bir saldırıyla karşı karşıya kaldılar. Bu saldırıyı kınıyor, sorumlularının yakalanmasını istiyoruz. Şimdiye kadar BDP'li kadın vekillere yönelik saldırılar cevapsız kalmıştı. Hükümet ve İçişleri Bakanlığı, bu davaları sonuçsuz bırakmıştı. Umarım bu kez öyle olmaz. Emniyet birimleri saldırıları önleyeceklerine, ne yazık ki öğrencilere yönelik saldırı gerçekleştiriyor. Diyarbakır emniyetinin bu konudaki sicili ne yazık ki temiz değil. Sadece üniversitede değil, Dicle Nehri'nde cesedi bulunan Murat İzol ve birçok faili meçhul cinayet son günlerde Diyarbakır'da yaşandı. Başbakan, 'bizim dönemde faili meçhul cinayetler işlenmedi' diyor ama maalesef Diyarbakır’da çok var. Emniyet birimleri, Kürt öğrencilerine yönelik bu yaklaşımından vazgeçmelidir. Yoksa son dönemde yaşanan tüm faili meçhul cinayetlerden Diyarbakır emniyetini sorumlu tuttuğumuzu ve tüm bu sürecin takipçisi olacağımızı söylüyoruz."

    "BİRİLERİ KÜRT-TÜRK ÇATIŞMASI ÇIKARMAYA ÇALIŞIYOR"

    Türkiye 'de barış sürecinin en aktif çalışanları olacaklarını dile getiren Tuncel, şunları söyledi:

    "Aysel arkadaşımızın durumu iyidir. Kendisi de iyidir ama o halde buraya çıkmak istemedi. Daha önce Ayla Akat, Pervin Buldan ve Sevahir Bayındır arkadaşlarımız da yaralandı. Ama bütün bu soruşturmalar takipsizlikle sonuçlandı. Bu ülkede, Kürt kadınlarına saldırabilirsin, ayağını kırabilirsin, kadınların örgütlü mücadelesini engelleyebilirsin. Devlet bu konuda her türlü olanağı sağlıyor. Rektör de bir kadınmış. Kadın rektörün bu olayları engelleyeceğine, olayların bu noktaya getirilmesi de ayrı bir sorun. Buradaki saldırıların ilk olmadığını ve tek olmadığını biliyoruz. Türkiye'deki üniversitelerde okuyan Kürt öğrencilere yönelik çok ciddi saldırılar olduğunu, tesadüf olmadığını da biliyoruz. Birileri Kürt-Türk çatışması çıkarmaya çalıştığını biliyoruz. Özellikle Kürt halk önderi sayın Abdullah Öcalan'ın başlattığı süreçle birlikte bu saldırıların arttığını da biliyoruz. Hükümete ve İçişleri Bakanlığı'na seslenmek istiyoruz. Bu üniversitelerde ortaya çıkan faşist saldırıları engellemek sizin sorumluluğunuzdadır. Bugüne kadar saldıranlar değil, saldırıya uğrayan öğrenciler hakkında soruşturma açıldı, hatta bir çok Kürt öğrencileri okuldan atıldı, yada kaydını almak zorunda bırakıldı. Böylesi bir ortamda nasıl bir barıştan, nasıl bir çözümden bahsedebiliriz. Siz eğer üniversitelerde Kürt öğrencilere yönelik saldırıları engellemezseniz, bu sürecin sağlıklı yürümesinin hiç bir koşulu da yoktur."

    Dicle Üniversitesi'nde olaylar sürüyor: 3 öğrenci bıçaklandı

    Dîyarbekîr Dicle Üniversitesi'nde karşıt görüşlü öğrenciler arasında üç gündür süren olaylarda bu sabah üç öğrenci bıçaklandı. Üniversitede eğitime 3 gün ara verildi.

    BIÇAKLI KAVGA ÇIKTI

    Olaylar bu sabah tekrar alevlendi. Kampus içinde iki öğrenci grubu arasında taşlı ve sopalı kavga çıktı. Bıçakların da kullanıldığı kavgada 3 öğrenci yaralandı. Yaralılar Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne kaldırılıp tedavi altına alındı.

    Yaralılardan birinin durumunun ağır olduğu belirtildi. Olay nedeniyle üniversiteye çok sayıda polis sevk edildi. Polis, kavgaya karışan bazı öğrencileri gözaltına alırken, sıkı güvenlik önlemleri alındı. Üniversitede gerginlik sürüyor.“

    RO/Cemil Süphan

  • 04/11/13--17:00: Suriye, Savaş ve Kürdistan (chan 6251595)
  • Yakup Aslan*/ Bir zamanlar, Şam’ın sokaklarında, kapalı çarşısında gezinirken neredeyse bütün sokak başlarında, çalınan müziği eşliğinde Şivan Perwer’in kasetlerinin satıldığını görmüş ve bu özgürlükçü ortamın etkisinde, kaset alma bahanesiyle satıcılarla muhabet etme fırsatım olmuştu. Müzik dinlemenin haram sayıldığı bir gelenekten gelmiş biri olarak, duygusal bir yakınlık duyduğum “fermane li me fermane!” şeklindeki Kürtçe sözleri dinlediğimi fark eden bir genç, benimle ilgilenmiş ve “Türkiyeli misin?” sorusuyla, peşime takılan muhaberat elamanı olduğu duygusunu hissettirmeye çalışmıştı. Konu sadece Kürtler üzerineydi. Hep sordum. O, ‘uluslar arasında bir sorunun olmadığı’nı ve kendisinin de Kürt olmasına rağmen Baas partisinin içerisinde, rahat olduğunu ve Kürtlerin aidiyet sorunu yaşamadan homojen bir şekilde kendilerini Arap kültürüne, tarihine, geleneklerine daha yakın gördüklerini ve Afrin’deki Kürtlerin kökenlerinin Araplardan geldiğine inandığını ve bundan dolayı Kürt mensubu olma olgusunun tamamen yitirildiğini söylemişti. Birbirimizi yorduktan, bana ciddi bir yoklama çekip ayrıldıktan sonra, enternasyonal ploterya hükümeti hülyasında da asimilasyonun, devşirme ve dünüştürme mantığının değişmemesinden kaynaklı sonuçları düşünmeye, anlamaya çalışmaya başladım. Hayatımızı etkileyen pekçok, gelişmenin gerisinde toplum mühendislerince hazırlanın projelerin bulunduğuna dair, belgeye dayalı veriler ortaya koyabilmek gerçekten zordur. Basiret, derin analizler, pratikler ve düşünce beyanı içerisinde tutarsızlıkların satıraralarını dikkatli bir şekilde analiz ettiğimizde, en fazla bir önceki adımın manasını doğru algılama imkanı bulabiliriz.

    Emperyalistlerin, Müslümanların yaşadıkları topraklar üzerindeki projelerinin devamı olduğuna kesin emin olduğum Suriye savaşı, birçok paradoksun, dramın, acının, caniliğin yaşandığı, nerede bulunduğumuzu tespiti sağlayabilecek analiz yapabileceğimiz güncel labratuarlardan biridir. Üzerinde çokça konuşulan konuların tekrarına girmeden, daha düne kadar “isimleri olmayan” kimliksiz Kürtler konusuna değinmenin konunun aydınlanmasına yardımcı olabileceğini düşünüyorum. Orta Doğuda “Kürt” fenomeninin korku duvarını aşarak, yeni bir varolma mücadele retoriği geliştirmesiyle birlikte, 2004 yılında Suriyeli Kürtlerin ülke tarihindeki ilk isyan girişimi olan “Kamışlı Olayları” , spontane bir durum olmasına rağmen Suriye yönetimini tedirgin etti. “Kürt Rönesansı”nın da miladı olarak kabul edilen bu süreçte, Kürtler taktik, manevra ve ellerinde bulundurdukları imkanlarla bulundukları bölgede hakimiyet kurup, insiyatifi ele geçirme çabası içeriside oldular. Bundan rahatsız olanlar oldu. Bunların başında da muhalefetin başını çeken muhafazakar Arap milliyetçileri ve Türkiye gelir. Arap milliyetçileri her defasında en üst telden “Kürtler herhangi bir statü, hak talebinde bulunurlarsa Esat’la birlik olur önce onları vurur, sonra yeniden Esat’la savaşımıza devam ederiz. Devrimden sonra, sıra Kürtlere gelecek... Kürtlere ağır bedeller ödeteceğiz...” türünden tehditler de savurmaktan çekinmediler. İlginçtir, bu tehditleri de gittikleri Kürt bölgelerindeki konuşmalarında veya TRT canlı yayınında pervasız bir şekilde dillendirirken, ciddi itirazlarla da karşılaşmadılar.

    Beşer Esad zulmüne karşı ilk defa 2004’te başkaldırarak, özgürlük mücadelesi veren Suriyeli Kürtlerin konumu sürekli dezanformasyonlar ve saptımalar ile bir başka boyuta taşınmak istenmiştir.
    Baas rejimine karşı organizeli bir baş kaldırının başlatması üzerine, Esad da bölge ülkelerini zora sokacak taktik ve strateji manavralarına başladı. Esed güçlerinin Afrin-Kobani bölgesi başta olmak üzere Kürt bölgelerinden askerlerini geri çekmesi, kendisine yönelik oyunları bozma perspektifindeki manavralar olarak değerlendirilmelidir. Taktik olarak siyasi bir hamleyle güçlerini geri çekmesi, operasyunu yönetenlerin, savaş uzmanlarının dışında, ‘bölgeyi PYD’ye mi terk etti, Kürtler Baas rejimiyle anlaştı mı’ şeklindeki yorum ve bilinçli oluşturulmaya çalışılan algıyı da kendisiyle birlikte doğmuş oldu.

    Esad, bölge ve uluslararası güç dengelerini gözeterek uyguladığı güvenlik eksenli dış politika stratejileri, sınırlı siyasi, ekonomik ve askeri güce sahip küçük çaplı bir devletin, bekasını nasıl sağlayabildiğine yönelik ortak aklın ürünü olan bir projeyi, savunma modelini hayata yansıtmıştır.
    Bir taraftan Doğu Bloku'nun eski patronu Rusya’nın askeri üsler ve limanlar açısından dünyaya açılan kapısı olan, öteyandan İsrail karşısındaki direniş cephesinin ve İran’ın can damarı sayılabilecek stratejik ve jeopolitik konumunda olan Suriye, bu avantajı Beşar Esad döneminde daha belirgin bir halde kullanma fırsatı bulmuştu. Suriye, İsrail karşısında direniş güçlerinin kuşatılması ve özellikle Hizbullah gibi güçlerin etkisiz hale getirilmelerine zemin hazırlanması için, Baas rejiminin imha edilmesine karar verilmiştir. Bilindiği gibi, İsrail Filistin topraklarını işgal ettiği günden bu yana ilk kez, 2006 da Hizbullah’ı yok etmek maksadıyla Lübnan’a girmiş ve 33 gün süren savaş sonrasında Hizbullah İsrail'in savaş gemisini batırmış, İsrail’in zırhlı araçlarını imha etmiş ve işgal etmeye çalıştığı yerler tank mezarlığına dönmüştü. Babasından sonra yönetimi devralan Beşar, kısa süreli reform görüntüsünden sonra statükocu politikalarını baskı ve despotça yöntemlere yansıtmıştır. Bunun neticesinde reform talepleriyle gündeme gelen entelektüelleri tutuklatmış ve reform çabalarını ekonomik alanla sınırlı hale getirmiştir. Sosyalizm geleneğinin biçimlendirdiği toplumda öncelikle Batı karşıtı politik anlayışını revize ederek halkın önemli bir kısmının desteğini de sağladığı söylenebilir. Dış güçler Arap Baharı süreci içerisinde onun da ipini çekti ve operasyonun liderliğini yapan muhafazakar güç, ona iki ay ömür biçti. Dostlarının da tavsiyesine uyan Esat, bu kuşatmanın tam da ateş hattında bulunan Kürt bölgelerinden çekilerek, orayı bir kalkan haline getirebileceğini düşündü.
    Böylesine stratejik bir konumda olan, öteki görülmekten ve yok sayılmaktan kurtulamayan Kürtler, Suriye’de de dezanformasyonhaber ve algı şekillendirme operasyonunun neşteri altında tutuluyorlar. Doğal olmayan bir yapılanmayla varlık ispatını meşrulaştırmaya çalışan muhalefet, hakim geleneği sürdürmeye devam ediyor. Esat sonrası niyetlerini alenileştirmekten çekinmeyen muhalefet, rejim deşikliğinden sonra, hakların verilmemesi yolundaki inkar politikalarını sürdüreceklerinin mesajını veriyorlar. Esasen şaşılacak bir şey yok. Mantık aynı mantık, ne yaparsanız yapın değişmiyor. Ne kadar gizlenmeye çalışılırsa çalışılsın, Suriye'de başlayan direnişe bağımsız olarak Kürtlerin aktif destek verdiği olayın öteki yüzü. Hatta Kürt bölgesinde kurulan Mişel Temo Birliği, ayrıca Qamuşlu ve Hasekide düzenlenen Esed karşıtı gösteriler Kürtlerin Baas rejimine karşı tavrının, aslında artniyetli operasyon algı oluşturma konseptinin söylediği gibi olmadığını gösteriyor ve onların yalanlarını ifşa ediyor. PYD, defalarca yaptığı açıklamada, taraf olduğunu ve 12 Mart 2004’ten bu yana zaten zulme karşı ayaklanma halinde olduklarını beyan etmiştir.

    Ortadoğu’da ulusal çıkar, misak-ı milli sınırlarını koruma, devlet koruculuğu kavramının tanımlanması sosyal, politik, rasyonel nedenler kadar dinsel fanatizm ve tarihsel olaylardan beslenmekte ve dogmatik dış politika yaklaşımlarına zemin hazırlayan dinamiklere dönüştürülebilmektedir. Bu perspektif, bakış açısı, inşa edilen konjonktür Ordadoğu’daki bütün devletlerde, diplomasi, askeri ve siyasi yapılanmada devletin paradigması haline dönüştürülebilinir.

    Tekrar olsa da, Beşar Esad ile dostluk baharının büyüsünde mest olmuşken, düşünmeye bile fırsat olmadan savaş naraları atmak sözkonusu bu yapılanma paradoksundan kaynaklanmakta olduğu söylenebilinir. Başbakanın orantısız iktidar hırsı, sahip olduğumuz değer ve ilkeleri kibrin çarkları arasında öğütmeye vesile olmuştur. ‘Şam yolunun Osmanlı modern jenerasyonuna açılacağı’nı, ‘kısa bir zamanda Emevi camisinde Cuma namazı kılacağı’nı beyan etmek, muhalif akla ihtiyaç duymayacak kadar kendisini yeterli görme, mağrurluğunun, kibrin eseridir. Muhalif kimliklerini kurumaları gereken STK’lara gizli toplantılarla brifing verilmesi ve “gerekirse savaşırız, böyle bir durumda en büyük destekçimiz sizsiniz” denilmesi orantısız kibrin göstergesidir.

    Ne yazık ki, Ortadoğu’da oynan oyunlardan haberdar olanların sözleri de hakikati gizleme bombardımanının arasında kaybolup gidiyor ve çoğu zaman da “ zalimi destekleme ” türünden karalamalarla etkisizleştirilmeye, hurafelerin girdabından yok edilmeye çalışılıyor. Misal olarak Suriyeli Nusayri Wajdi Mustafa, muhalefetin durumunu şöyle özetliyor: “Ülke dışındaki muhalefet dış güçlere bağlı ve İslamcı, ülkedeki muhalefet ise solcu. Kürtler sol muhalefeti temsil ediyor. Tampon bölge ise sivil savaşın temelini atmak demektir. Sol ideoloji Kürtlerin özgürlük, demokratik ve farklı ulus gibi insancıl özlemlerini yansıtmaktadır. Özgür Ordusu’nun bazı devletlerle olan ilişkileri endişe vericidir. Açıkça kurban ediliyoruz.”

    Baas rejimi, yönetime geldiği gönden beri Kürtlerle birlikte herkesime karşı acımasızca bir zulüm uygulamıştır. Suriye'de rejim Kürtlere kimlik vermiyor, onları tanımıyordu. Bundan ne kimsenin haberi oldu, ne de duymak istedi. Hatta hiç kimse bunun bir insanlık suçu olduğunu da söylemedi. Organizeli iç savaşın başlamasıyla birlikte mevzi kazanmak maksadıyla, Suriye güvenlik güçleri Kürt bölgelerinden çekildi ve şimdiye kadar onlarla çatışmaya girmemek için gayret gösterdi. Kabul edelim ya da etmeyelim, zamanın ruhuna uygun bir politikayla dengeler içerisinde Kürtler de az kan ve az ölümle rejimin devrilmesi sürecinde konumlarını güçlendirmek istediler. Oynanan oyunun kısmen de olsa anlaşılması üzerine durum değişti, Kürtler birçok kez rejim tarafından ağır saldırıya uğradılar. Meydana gelen boşluktan yararlanan Kürtler, askeri savunma sistemlerini geliştirdiler ve uzun bir zamandan beri PYD Dêrik, Tirbe Sipîyê, Qamişlo, Amûdê, Dirbêsyê, Serêkanyê, Tel Ebyed, Kobanî, Ezaz, Efrîn, Heseke, Heleb’in bazı bölgelerinde askeri üstünlüğünü tahkim etmiş durumdadır. Irkçı çevrelerin tahrikiyle, Kürt bölgelerine hem rejim ve hem de muhalif milislerce bazı saldırılar düzenlendiyse de ağır kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kaldılar. Muhalif güçler özellikle Kürtlerin gücünü bölmek için Serêkanyê yerleşim bölgesini ele geçirmek için ağır kayıplar verdikleri saldırılar da düzenlediler, ancak başarılı olamadılar. Stratejik bir konumda olan bu bölgeyle ilgili olarak Erbil’de yayımlanan Rudaw gazetesine bir demeç veren PYD lideri Salih Müslim, “Serêkanyê’nin ele geçirilmesiyle Kürtlerin çoğunlukta olduğu Cezire bölgesinin, PYD tarafından yönetilmekte olan Kobani ve Afrin ile coğrafi bağlantısının kopacağını, yani Kürtlerin coğrafi olarak birbirleriyle iletişimin kesileceği iki ayrı coğrafyaya ayrılacağı”nı ifade ediyor. Salih Müslim, Rudaw’a yaptığı açıklamada, yeni bir iddiayı dile getirdi ve Türkiye’nin ‘El Cezire ve Fırat Kurtuluş Cephesi’ adlı bir kuruluşun lideri olan Navaf Beşir’e, Serêkanyê’de ve el-Cezire bölgesinde Kürt güçlerine saldırması için 200 milyon dolar verdiğini öne sürdü.

    İstanbul veya değişik ülkelerde yapılan Suriye muhalefeti toplantısında, Kürt grublar ilk başlarda muhatap alınmadılar. Daha sonralarda ise, yeterli derecede temsil edilmemeleri veya devrimden sonra Kürtlere yönelik niyetlerin net bir şekilde açıklanmaması ittifak oluşturmada temel sorun oldu. Kürtlerin dışında kalan konsey, iç savaş esnasında bu sorunun çözülemeyeceği düşüncesiyle, bu kez itifak yoluyla onların arasına nüfuz etme yolunu tercih ettiler.

    PYD lideri Salih Müslim konuyla ilgili yaptığı açıklamasında anlaşmayı doğrulayarak şöyle demişti: "Türkiye şimdiye kadar yanlış gruplar üzerine hesap yaptı. Neden Cezire Kurtuluş Cephesi’ni destekledi ve Urfa’da 100 milyon dolarlık kongre yaptılar. PYD’ye karşı savaşanların arkasında durdu. Serêkanyê’ye gelen silahlar bize karşı kullanıldı. Bunlar hataydı. Ama bizim Türkiye’yle politik bir karşıtlığımız yok... Kürt bölgelerini ortak savunacağız. Tabii güçlerimizi Hama ya da Humus’a gönderecek değiliz. Ama Kürtler ve Arapların birlikte olduğu şehirlerde ortak birlik oluşturacağız" dedi.

    Vicdanın ve adaletin aklıyla değil, devlet aklı denilen paranoya ile Suriye gerçeğini gizlemek için bütün duygusal ve dezenformasyona dayalı argümanlar sonuna kadar kullanılıyor. Dolayısıyla Müslümanların başına nasıl bir çorap örüldüğü gizleniyor. ABD'nin başından beri Suriye muhalefetinin “siber savaşçılarına” eğitim, destek ve ekipman sağlayarak işlerini kolaylaştırdıkları, lojistik, politik, örgütlenme, militarist yapılanma, birlik oluşturma, olayı idare etme, iletişim teçhizat tedariki ve uluslararası çapta medya desteğini sağlama açısından hiçbir fedakarlıktan kaçınmıyor. ABD savaş konsepti içerisinde olanlar, gözler önünde süren kirli ilişkileri, kuşatma senaryolarını gizlemek amacıyla gündemi donmuş bir mantıkla sürekli ölme-öldürme romantizmi üzerine çekiyorlar. Global emperyalizmin peşinde parsa toplama kurnazlığında olan egemenlerin koruma ve kollama paranoyasıyla senaryolar üreterek, yakın zeminde bozguna uğratmaya çalıştığı mazlum bir kesimi ihanetle suçlayarak işlediği bu insanlık suçuna kendisini körleştirdiği yetmezmiş gibi, propaganda bombardımanı altında tuttuğu kişiliksizleştirmeye çalıştığı geniş bir kitleyi de körleştiriyorlar. Arab Baharı’nı Ortadoğu intifadası olarak pazara sürmede, sistemin peşine takılanlar, uluslararası yarışa sürünerek katkı sunma ruhsuzluğunun merkezinde duruyorlar, bu halleri acınacak bir durum olsa da resmi dili kutsadıklarından ve kitlelerin gerçeklerinden, vicdani hakikatten ayrışmalarını sağladıklarından nezaketi hak etmiyorlar. Kendilerini kuşatan despot rejimlerin zulmünü görmezlikten gelip, kirli pradigmalarının egemenlerin gölgesinde meşru hale gelmesini sağlamak maksadıyla iradelerine ipotek konulmasına rıza gösterenler, bağımsız zihin zeminini yitirdiklerinden gerçeğin karşıtı olan despotlara sığınıyorlar. Bundan dolayı despotların penceresinden olaylara baktıklarından sadece görmek istedikleri kısmı algılıyorlar. Suriye’de şu anda Baas rejimine karşı savaşanların, ABD emperyalizminin ülkede neler yapmak istediğinden haberdar olduğunun farkında olduklarını düşünmüyorum. Amerika’nın Afganistan’da yaptıklarından da ders almışa benzemiyorlar.

    Afganlılar, Sovyetlere karşı savaştığı zamanlarda onların savaşı cihad ve onlar mücahid olarak dünyaya tanıtıldı. Askeri, siyasi ve lojistik destek verildi. Ruslar gittikten sonra, Afganlılar terörist ve onların verdiği mücadele de terörizm oldu. Rus işgali zamanında Afganlılara yardım eden ABD emperyalizmi bu kez, kendi işgaliyle birlikte onlara karşı imha savaşı başlattı. Küresel ve yerel sistemin, fiziki kuşatmasından, bedenimizi çevreleyen zindanından daha önemli ve daha etkili olan kuşatması ve zindanı, zihinlerimizde gerçekleştirdiği kuşatması ve zihinlerimizin onun ideolojik paradigmasının zindanına hapsolması, zehirlenmesi halidir.

    Egemenlerin aklı ve diliyle yetinenler, bu savaşta ölen günahsız insanların, sabilerin vebalinin kimin omuzlarına yıkıldığını da düşünmelidirler. Kendi ülkelerinde egemenlerle iş tutup, bütün zulümlerine karşı sadece ıslah ve ihya hareketiyle köklerine bağlılıklarını ispat etmekle meşgul oldukları bir zamanda, aynı yöntemi Suriye için geçerli görmeyip savaş naraları atmaktan dolayı sorumludurlar. Gencecik zihinleri kendi yalanlarıyla doldurup savaşa gönderdiklerinden dolayı büyük bir vebal altındadırlar. Kendi egemenlerine karşı yumuşak bir yöntem uyguladıkları gibi Erdoğan’ın Beşer Esat ile olan yakın diyalogundan istifade ederek Suriye’de muhafazakar, dindar, milliyetçi bir parti kurulabilir ve savaşa yaptığı yatırımın yarısını oraya yatırarak Suriye’de AKP hükümeti türünden bir hükümeti rahatlıkla kurabilirlerdi. Ne ülke harabeye döner ve ne de bunca çocuk, kadın ve günahsız insan boğazlanırdı.

    Kesinlikle söyleyebilirim ki, Beşar Esat dış dünyaya açılmada Erdoğan’ın bu yöndeki çabasına da ses çıkarmazdı ve bizim gencecik insanlarımız Beni Kureyze Yahudilerini boğazlamaya gider gibi, bedenlerine bombalar bağlayıp, sivil yerleşim alanlarına ve camilere dalmazlardı. Afganistan’da mücahitlere destek veren, onları mücahid, savaşlarını da cihad olarak dünyaya yayan ABD şimdi, Afganlıları çoluk-çocuk demeden öldürüyor ve onlara karşı savaşıyor. Modern çağın global caniliği, medya imparatorluğunun simülasyon ve manipülasyon haberleri arasında buharlaştı. Dünya yapılanlara sağırlaştırıldı. Bosna’da mücahidler, imha oluncaya kadar savaştılar ABD ve yandaşları onlara da destek verdi. Bosna’nın en kaliteli, onurlu kadrosu bu savaşta öldürüldü ve yönetime gelen laik rejimin ilk talebi dışarıdan gelen mücahitlerin emperyalistlere teslim edilmesi şeklindeydi. ABD, geriye kalan mücahit kadroya karşı savaştı ve laik bir sistem oluşturdu.

    Şu anda Suriye’nin en onurlu insanları, ABD’nin kendi ülkelerindeki hesaplardan habersiz bir şekilde cihad aşkıyla, öldürülüyor ve öldürüyorlar. Bugüne kadar yapılan organizelerin tamamında hiçbir zaman onların iradeleri hakim olmadı ve hep ABD vardı… Ciddi bir paradoksun içerisinde boğulduklarının farkında olmayanlar, kendi ülkelerinde yapamadıklarını başka ülkelere uygulamaya çalışıyorlar ve sonuç olarak akan bütün o kanların bedeli ABD emperyalizminin hakimiyeti oluyor. Bunu göremediklerini sanmıyorum, ama hep düştükleri bu zilletin üstünü örtüyorlar. Hakkı gizlemek alışkanlık haline gelmiş onlarda. Ama şuna emin olun o savaşta ölecek olan Müslümanların en kaliteli kadroları olacak ve kazanan ABD… AKP hükümeti olayı sahiplenmeseydi ve onun güdümündeki medya bütün gücüyle dezenfarmasyon haberlerle algıyı bu yöne çekmeseydi, dinamik bir özne pozisyonundabizim bazı saf görünen dostlarımız bu yanlışın arkasına bu kadar hararetli bir şekilde takılmayacaklardı ve ABD’nin idare ettiği savaşı kendi savaşları olarak görmeyeceklerdi.

    Bizde eskilerin söylediği bir söz var: “ Kerek dû caran pêl heryekê naket. Dora duyê li dor heriyê di zivirit …” Üzülerek söylemek gerekirse biz böyle yapmıyoruz. Hiç bir zaman dinamik bir özne pozisyonunda değiliz, devamlı olarak bizi ezenlere öykünüyoruz. En iyi yaptığımız şey başkalarını taklittir, özgün düşünce, mücadele, model, strateji üretebilmeperformansı göstereme yeteneğimizi tamamen köreltmiş durumdayız. Şimdiye kadar yaşadığımız tecrübelere dayanarak söylenebilinir ki, sonucu bile bile yeni bir zalimin idare ettiği bir savaşın aktörü veya figüranları olmayı kabullenmek yenilgi/mağlubiyet psikolojisinin neticesidir. Bazıları kirli okları üzerine çekmemek için bütün bu çirkinlikleri sineye çekip, susmayı ve mazeretlerin arkasına sığınmayı meziyet saysa da, vicdani sorumluluğu olan bir insan bütün bu olanlar karşısında susması düşünülmez. Kutsalları kalkan yapıp insan iradesini ipoteği altında tutan zihniyet, kendi despot rejimi karşısında ıslah ve ihya etme yöntemine sığınırken, başkalarının böyle bir tercihi yapmasının dinden çıkma olarak algılanması travmasını sağlıklı bir duruş olarak düşünmek, sadece dondurulmuş bir beynin eseri olabilir.
    Özgür olmayan zihinler, dünyayı kendilerine sunulan tahayyüllerden ibaret sanırlar. Küresel ve yerel despot sistemlerin, fiziki kuşatmasından, bedenimizi çevreleyen zindanından daha önemli ve daha etkili olan kuşatması ve zindanı, zihinlerimizde gerçekleştirdiği kuşatması ve zihinlerimizin onun ideolojik paradigmasının zindanına hapsolması halidir. Şu anda bu kuşatmanın altında olan zihinlerin ürünü olan düşüncelerin hakim bir algı haline geldiği dünyadan, perdelenen, üstü örtülmeye çalışılan gerçekleri anlamaya çalışıyoruz…

    * www.ufkumuz.com /09/04/2013

  • 04/11/13--17:00: 'Anahtar' bulundu sürece devam (chan 6251595)
  • Rizgarî Online/ CHP'nin araştırma önergesi “çözüm sürecinde” yaşanan tıkanıklığın anahtarı oldu. AK Parti'nin sahiplendiği önerge, TBMM´nin müdahalesinin yolunu açıyor. Radikal´den Deniz Zeyrek´in haberi:”Ankara-İmralı-Kandil arasında başdöndüren bir trafik var. Kandil’in Abdullah Öcalan’a yazdığı mektup dün Ankara’ya doğru gelirken, TBMM’de CHP ’nin 1 Mart’ta verdiği araştırma önergesi, süreçteki tıkanıklığın anahtarına dönüştü. CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu’nun önergesine AK Partililer de 40 gün sonra imza attı ve CHP imzaları çekince AK Parti’nin sahiplendiği önerge, Öcalan’ın ve Kandil’in beklediği Meclis müdahalesinin kapısını araladı. Adalet Bakanlığı’na bugün teslim edilmesi beklenen mektubun Öcalan’a ulaştırılmasından sonra da muhtemelen hafta sonu bir BDP heyeti İmralı’ya gidecek. Baş döndüren trafiğin özetiyse şu: Tıkanıklık aşılıyor, süreç devam edecek. Gazetelerin dünkü nüshalarında Kandil’in mektubunun Ankara’ya ulaştığına dair haberler vardı. Ancak mektup dün Sırrı Süreyya Önder tarafından akşam saatlerinde Ankara’ya ulaştırıldı. Önder, büyük bir ihtimalle de mektubu bu sabah Adalet Bakanlığı’na teslim edecek. Sonrasında klasik ‘görülmüştür’ prosedürü var. Kapalı zarfta gelen mektubu getirenler bile görmemiş. O nedenle Kandil’in Öcalan’a verdiği mesaj hakkında net konuşmak zor. Ancak Karayılan ve yardımcılarının ‘elçilere’ verdiği mesajlar mektubun da ‘bazı kaygılara dikkat çekmek kaydıyla’ olumlu bir tonda yazıldığını gösteriyor.

    BDP’ye yol göründü

    Ortada yeni bir mesajlaşma söz konusu olunca, BDP heyetine yeni bir İmralı ziyareti daha göründü. Mektup (eğer MİT analizcileri tarafından sakıncalı bulunup da reddedilmezse) vakit kaybedilmeden Öcalan’a ulaştırılacak. Ardından MİT, Öcalan’la görüşecek ve Kandil’e cevap konusunda mutabakata varıldığında, muhtemelen hafta sonu, BDP heyeti adaya gönderilecek. Öcalan’ın Kandil’in kaygılarını giderecek bir çağrı yapmasının ardından da süreç kaldığı yerden devam edecek. Öcalan’ın PKK ’ya silahları gömerek çekilme çağrısı yapması beklenmiyor. Ancak ‘çatışma riski yaratmadan’, dolayısıyla da ‘kayıp vermeden’ çekilme talebini iletecek.

    ‘TBMM sorunu’ aşıldı

    Bu arada Kandil’in mektubu Ankara’ya iki saatlik mesafedeyken, TBMM Genel Kurulu’nda büyük bir siyaset manevrası vardı. Çözüm sürecini değerlendirme amacıyla geçen hafta araştırma önergesi veren AK Parti, dün 40 gündür görmezden geldiği, CHP tarafından 1 Mart’ta verilen ‘Toplumsal Barışı Bozan Olayları Araştırma ve Çözüm Yolları Bulma’ yönündeki araştırma önergesini raftan indirdi ve CHP’lilerin imzalarını çekmesinin ardından önergeye sahip çıktı. AK Parti’nin ilk verdiği araştırma önergesinin BDP ve PKK kanadını tatmin etmediği, CHP’nin kaleme aldığı ama dün itibariyle AK Parti önergesine dönüşen önergenin ise beklentileri karşıladığı öğrenildi.

    Önergeden imzasını çeken CHP’nin, kendi önergesiyle kurulacak bir komisyona üye vermemesi ihtimali de AK Parti için önemli bir koza dönüştü. TBMM kulislerinde dün AK Parti’nin CHP’ye attığı bu ‘çalım’, ‘bir taşla iki kuş’ yorumlarına neden oldu.

    Bu arada PKK’nın çekilme konusunda hazırlıklar yaptığı ve gelecek haftadan itibaren sürecin fiilen başlayabileceği öğrenildi. Çekilme sürecinin, olumsuz bir gelişme yaşanmaması halinde üç ay kadar sürmesi hedefleniyor.“

    RO/Ömer Kaçar

    Rizgarî Online/ Faşist MHP lideri, yaşanan sürecine yönelik sert tepkileri, 'akil insanlar' heyetinden isimler zikrederek sürdürmüştü. Heyette yer alan oyuncu Lale Mansur ve sanatçı Orhan Gencebay'dan yanıt geldi.Bahçeli, dünkü grup toplantısında, sürece yönelik eleştirilerini sürdürmüş ve 'akil insanlar' heyetine yüklenmişti. Bahçeli, "PKK'lıları kardeş olarak gösteren Tatar Ramazan herkesi Abdurrahman Çavuş mu zannetmektedir? Ölen PKK'lılara şehit diyecek kadar çukura girmiş Mükremin Çıtır herkesi Feriştah, Mücver abla, zavallı Numan ve Tirbişon mu görmektedir?Kaderin böylesine yazıklar olsun diyen ve sadece şarkılarıyla bilinen Sayın Gencebay neden bahsedecek, sadece 'dil yarası'yla mı durumu kurtaracaktır? Hülya Koçyiğit hanımefendi çözümü mü yoksa filmlerindeki sahneleri mi anlatacaktır? Türklerin ayrıcalığını paylaşmak istemediğini hezeyan içinde duyuran ve enteresan filmlerle anılan Lale Mansur hanımefendi mi çözüm ve barış konferansı verecektir?.." demişti.IMC TV'de Mustafa Kuleli'nin konuğu olan oyuncu Lale Mansur, Bahçeli'nin bu sözleri üzerine kısa bir değerlendirme yaptı.Mansur, “Bahçeli demek ki, Atıf Yılmaz'ın, Ömer Kavur'un, Barış Pirhasan 'ın filmlerini enteresan buluyor” yorumunda bulundu.

    300 MİLYON TİRAJIM VAR

    Orhan Gencebay da MHP Genel Başkanı Bahçeli'nin suçlamalarına cevap verdi.Gencebay, "bu talep bizden gelmedi. Göreve devletimiz çağırmıştır. Biz de icabet ettik. Geniş kitlelerin sevdiği bir sanatçı olarak elimizden geleni yapmaktan gurur duyacağız. Önümüzdeki günlerde yapmamız gerekenler daha da netleşecektir. Kimse bize dayatma yapmadı" dedi.

    Her zaman sağduyudan yana olduğunu belirten Gencebay, fikirlerinin ve duruşunun belli olduğunu dile getirdi. Gencebay, şöyle devam etti:"Ben yıllar önce 1997'de 'Gelin Birlik olalım. Çok geç olmadan' diye seslenen biriyim. Yıllardır boynumda barış simgesi olan bir kolye taşıyorum. 1975 yılında 'Batsın bu dünya'yı mutlu, barış içinde aydınlık bir Türkiye için söylemiştim.

    Üç yıl önce 'Vatan Sağolsun' diye bir şarkı yaptım. Ben tüm bu bestelerimi hümanist bir düşünceyle hayata geçirdim. Vatan için gerekirse ölürüz. Ata'mızın dediği gibi, maksat vatansa gerisi teferruattır.

    Barış hepimizin isteğidir. Ben 300 milyon tirajı olan bir insanım. Bu dünya çapında bir ilgidir. Bu gönül dostluğunu kimse bozamaz."

    RO/Cemil Süphan

    Rizgarî Online/ TC Başbakanı´nın siyasi başdanışmanı, AK Parti Ankara milletvekili Yalçın Akdoğan, “Kandil'in, silahlı unsurların Türkiye'yi terk etme çağrısı yapan Abdullah Öcalan'ı boşa düşüreceğini, karizmasını bozacağını düşünmediğini” söyledi. Akdoğan, NTV'ye yaptığı açıklamada, "Kandil ile İmralı arasındaki mektup trafiği nasıl sonuçlanacak?" sorusuna şu yanıtı verdi: "Öcalan'ın Nevruz'da okunan mektubunda verdiği mesajlar çok net. Artık silahlara veda edilmesi gerektiğini söylüyor. Bu aşamada artık PKK'nın Türkiye'yi terk etmesi gerekiyor. BDP'den ve Kandil'den buna bazı şekil şartları öne sürülmüştü. Öcalan, gönderdiği mektupta Türkiye'yi terk etmelerini, bu tür şeylere takılmamak gerektiğini söylemişti. Şimdi buna cevap yazılmış. Şimdi bunları bırakıp Türkiye'yi terk etmeyi pratize etmeleri lazım. Örgütün açıktan Öcalan'ın boşluğa düşürecek bir hamle yapacağını düşünmüyorum. Marksist Leninst örgütlerde lider önemli bir figür. Öcalan da PKK'nın ürettiği mitolojik bir figür. Onu boşa düşürerek, karizmasını bozacak bir şey yapılır mı, pek ihtimal vermiyorum. Kandil'de farklı kanatlar var. Bunlar zaman zaman başka ülkelerin etkisine de giriyor ama neticede Öcalan kendilerinin ürettikleri figür. Buna 'Kürtlerin temsilcisi' demek yanlış olur. Ama farklı unsurlar üzerinde söz söyleme kapasitesine sahip birinin olması sürecin bir avantajıdır."

    Öcalan'ın örgüte görüntülü ve sesli mesajla seslenmesinin söz konusu olmadığını belirten Akdoğan şunları söyledi:

    ”PKK'LILAR VE SİLAHLARI: Sürecin amacı silahların bırakılması. Ortada ciddi bir cephane var. Neticede o gün (silahların bırakılması) geldiğinde güvenlik istihbarat birimleri teknik olarak çalışır. Suça bulaşmamış olanların dönmelerinde bir beis yok. Ama diğerleri birileri başka ülkeye gitmek isterse bizimle alakalı değil. Kendi kararları. Kamuyouna çok yansımasa da gelip teslim olanlar oluyor. Bazen haftada 5,10, 20 kişi.. Çoğu da bir olaya karışmadıysa bırakılıyor. Bu kişiler Kandil'de kalsın diye örgüt dayatmaya girmez sanırım. Süreci yürütenlerin birtakım takvimleri vardır. Ama dışarıdan tarih telaffuz etmemiz doğru değil. Bu aşama kısa vadede halledilmesi gereken bir aşama. Uzun zamana yayılacak bir konu değil.

    EV HAPSİ, AF KONUŞULMUYOR: Kaç PKK'lının terk edeceği konusunda 500 ila 2 bin arasında farklı sayılar telaffuz ediliyor. Sonuçta biz pasaport verip yurtdışına gönderecek değiliz. Bu yüzden tek tek tespit etmek mümkün değil. Ama istihbarat birimleri bunu tespit eder. Başbakan, ev hapsi, af olmayacağını, devam eden süreçte bu konuların gündeme getirilmeyeceğini söyledi. Gündemde olan, konuşulan konular değil. Ama 3. aşamada, normalleşme nasıl sağlanır, bu o gün değerlendirilecek bir konu.

    "OPERASYON YAPMAYIN" DİREKTİFİ OLMAZ: Askere 'operasyon yapılmayacak' gibi yazılı talimat verileceği haberleri var. Bunlar olacak iş değil. Hükümet böyle bir talimat verebilir mi? Terörle mücadele sırasında hükümet hep polisin de askerin de arkasında durmuştur. Onların sıkıntıya düşmesine izin vermez. Askere Türkiye sınırları dışında da içtede operasyon yapılması hükümetin ve valilerin yetkilendirdiği bir süreç...

    SÜRECİN YARGIYA TAŞINMASI: Sürecin yargıya taşınması gibi şeyler olabilir. Ama yargıya taşınan her konuda mahkumiyet olacak denmez. Biz akan kan dursun diye bedenimizi taşın altına koyduk. Hukuka aykırı bir işin içinde olmayız. Millete rağmen, milletin değerlerini çiğneyecek bir şey olmaz. O yüzden böyle bir sıkıntımız, endişemiz söz konusu değil.

    MECLİS DESTEĞİYLE ADIMLAR ATILACAK: AKP millete rağmen, anayasal düzene rağmen herhangi bir adım atabilir mi? Nasıl yapacak? Burası padişahlık mı? Anayasal yasal değişiklik gerekecekse zaten meclis iradesi gerekecek. Meclisin desteğiyle atılacak adımlardır.

    SORUN, 2023 HEDEFİ ÖNÜNDE ENGEL: Kan akıyor. Bu sorun evlatlarımızı almanın yanı sıra Türkiye'nin birlik ve bütünülğünü, 2023 hedeflerini, bölgesel etkinliğini tehdit ediyor, dış odaklara ameliyat yapma fırsatı veriyor. Muhalefetin dediğinin aksine, bu sorunu çözmümek bölünme riskini gündeme getirir. Başbakan'ın hassasiyeti, milletimizin hassasiyetidir.

    CHP'YE SİLAH ZORUYLA MI BİLGİ VERECEĞİZ?: Süreç, şeffaf yürüyor. Herkes herşeyi biliyor. CHP siyasetsizlik halinde, top çevirmek için 'iktidar bizi bilgilendirmiyor' diyor. Ne yapacağız, silah zoruyla mı bilgilendireceğiz? Bütün önerilerimizi kabul etmediler. Meclis komisyonuna girmediler. CHP'nin katılması önemli ama zorla bir şey yaptıramayız.

    SAFSATA: Bahçeli'nin, Başbakan'ın İmralıya mektup yazdığı ididası safsatadır. Bu kadar ciddi bir konuda işi sulandırmak doğru değil.

    ANAYASA'DAN VAZGEÇMEYİZ: Meclis Uzlaşma Komisyonundan bir şey çıkacak gibi görünmüyor. Burada netice alınamazsa hedefimizden vazgeçmeyeceğiz. Meclis'te bir sayıya ulaşması gerekir. AK Parki tendi başına bu desteği bulamazsa hangi partinin desteği olacaksa onu arayacaktır. CHP ile de BDP ile de olur. Biz bu hedeften vazgeçmeyeceğiz. yeterli sayıyı bulursak referanduma gidilebilir. 367'den fazla oy çıkarsa bakılır.

    (BDP'nin ikinci resmi dil, bölge başkanlıkları gibi önerilerine karşı orta yol bulunur mu sorusuna) "Teknik çalışma yapmak gerekir, uzlaşma olabilir mi diye şimdiden bir şey söylemek doğru değil.”

    RO/Ömer Kaçar

    Rizgarî Online/ Washington’u ziyaret eden bir üst düzey Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KRG) heyeti, Türkiye dahil yabancı ülkeler ve şirketlerle enerji anlaşması imzalamanın anayasal hakları olduğu mesajını vererek, Obama yönetimine Bağdat ile Hewlêr arasındaki sorunlarda kendilerine baskı yapmaktansa “nötr” olma çağrısında bulundu. KRG Doğal Kaynaklar Bakanı Dr. Aşti Havrami, düşünce kuruluşu Atlantic Council’deki konuşmasında, ABD’nin Irak’ın bölünebileceği kaygısıyla Kürdistan yönetimine baskı yapmasını haksızlık olarak nitelendirdi. Kürdler, Maliki hükümetinin federalizme dayalı anayasa hükümlerine rağmen sistemi ‘merkezileştirme’ ve otoriterleşme eğilimine ABD tarafından istikrar uğruna göz yumulduğu görüşünde. Havrami, “Bağdat, ABD’nin sessiz onayı olduğunu hissettiği sürece, bunu anayasayı uygulamama ruhsatı olarak görecektir.” dedi.Obama yönetimi, “Irak’ın bölüneceği” ve Maliki’nin İran yörüngesine daha da çok girebileceği gerekçesiyle, Bağdat’ın onaylamadığı projeler dahil enerji işbirliğini geliştirmek isteyen Ankara ve Hewlêr’e baskı yapıyor. Türk hükümeti, Bağdat ve Washington’un itirazlarına rağmen KRG ile petrol arama ve nakli anlaşmalarına sıcak bakıyor. Bakan Havrami, “ABD’nin yaptığı tavsiyeler ulusal çıkarlarımız aleyhine olduğunda, bekleyemeyiz.” şeklinde konuştu.

    Yeni bir diktatör olmasın!

    Saddam Hüseyin rejimini devirerek Kürdistan bölgesine özgürlük getirdiği için ABD’ye teşekkür eden Havrami, onun gibi “yeni bir diktatör” ortaya çıkarılmaması uyarısında bulundu. Maliki yönetiminin Irak’ı tek bir mezhebin hakimiyetine sokmak istediğini de kaydetti..Kürd tarafının bağımsızlık planı olmadığını, zira Irak’ın petrol gelirlerinden “son damlasına kadar” pay almak istediklerini kaydetti. Türkiye’nin “Irak’ın bölünmesini destekleyen” son ülke olacağını da vurguladı.
    Kürdistan bölgesi petrolü için Türkiye’den daha elverişli rota bulunmadığını kaydeden Havrami, yeni bir boru hattının inşasının da uzun zaman almayacağını söyledi. PKK’yle “barış” gayretlerini de olumlu bulduklarını ifade etti.

    ABD-Kürdistan İş Konseyi Başkanı ve Obama’nın eski Ulusal Güvenlik başdanışmanı emekli General James Jones, “Türkiye ile Kürdistan arasındaki yakınlaşmanın sürdürülebileceğini yakın zamana kadar kimse hayal bile edemezdi. Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin güçlü desteği, Türkiye’nin son Kürd açılımında kilit rol oynamıştır.” şeklinde konuştu. Jones, bu gelişmelerin Kürdistan enerji kaynaklarının dışarıya ve Türk pazarına açılmasına imkân verme potansiyeli taşıdığını kaydetti. Kürdistan bölgesinin 45 milyar varil petrole, 3 ile 6 milyar metreküp de doğalgaza sahip olduğu tahmin ediliyor.

    Washington’u ziyaret eden KRG heyetinde Havrami’nin yanı sıra KRG Divan Başkanı Fuat Hüseyin, KRG Dış İlişkiler Sorumlusu Falah Bakir ve KRG Koordinasyon Bakanı Qubat Talebani de bulunuyor.

    RO/Ömer Kaçar

    Hevserokê BDP’ê Silhedîn Demîrtaş, diyar kir dê Rêberê PKK’ê Ebdullah Ocalan ji bo çekan bang li Qendîlê bike û tu gumana Qendîlê ji çareseriya Ocalan tune ye. Hevserokê Partiya Aştî û Demokrasiyê (BDP) Silhedîn Demîrtaş, şevê din di CNNTurkê de tevli bernameyek bû. Demîrtaş, li ser pêvajoya aştî û çareseriyê nêrînên xwe anîn zimên. Demîrtaş, destnîşan kir dê ji Îmraliyê bangek bê û bi banga Ocalan re hêzên gerîla paşve vekişin û wiha axivî: “Ev bangewazî dê bi hemû kîtekîtên xwe diyar be. Ger riyên demokratîk vebe, dibe ku PKK, KCK biryara xwe ya dawî ya derbarê çekan de bidin û ev yek encameke ku bi temamî çekan ji holê rakin bi xwe re bîne. Hemû rêveberên li Qendîlê di meseleya pêvajoyê de hemfikir in. Lê dibêjin heke Ocalan ji bo rêveberiya navîn peyameke rasterast bişîne dê karê wan hêsantir be.”

    Demîrtaş, got Serokwezîrê Tirkiyeyê Recep Tayîp Erdogan ji çaresereyê berpirsyarê yekemîn e û wiha axivî: “Di vê pêvajoyê de Birêz Ocalan, hikûmet û muxalefet nêrînên xwe vedibêjin. Serokwezîr got ‘divê hêzên çekdar dev ji çekên xwe berdin û wisa paşve vekişin’. Ev daxuyaniyek bû, vegotina fikrek bû. Lê ev ê çêbibe çênebe nizanim.”

    Silhedîn Demîrtaş, destnîşan kir ew nikare bibêje derbarê paşvekişînê dê sedî sed mutabaqatek çêbûye lê gihiştine merhaleyeke girîng. Demîrtaş, aşkera kir dê heta 10 rojan heftiyek ev mijar zelal bibe û wiha dawî li axaftina xwe anî: “Qendîl bangewaziya Ocaylan bi cih tîne lê ji bo ku di vekişîna hêzan de provokasyonek çênebe, pêşniyarên xwe yên teknîkî dike. Dixwazin vekişîna paşve bibe zemîna demokratîkbûnê.”
    PNA/G.M

    Bi baweriya çavdêrê siyasî Xîsam Feylî, Hevpeymaniya Niştimanî ya Şîeyan nikare dest ji Hevpeymaniya Kurdistanê berde û dibêje: ‘Paşguhxistina peyama şanda Kurdî xwekuştina siyasî ye.’Xîsam Feylî ji rojnameya Alem re got Hevpeymaniya Kurdistanê hevbeşekî stratejîk ê Hevpeymaniya Niştimanî ya Şîeyan e û wiha pêde çû: ‘’Herwiha paşguhxistina Kurd û nameya şanda Kurdî jî wek xwekuştina siyasî wiha ye.’’

    Felî wiha dibêje: ‘’Mesele zêdetir bi helwêsta Îtîlafa Dewleta Yasa û Nûrî Malikî ve heye, ji ber rêkeftina Hewlêrê ji aliyê Malikî ve hatiye îmzekirin, ne ku Hevpeymaniya Niştimanî.’’

    Li gor Xîsam Feylî, pirsgirêka Kurdan ligel Malikî ye, ne Hevpeymaniya Niştimanî, lewra tê çaverêkirin şanda Kurdî daxwazê li Hevpeymaniya Niştimanî bike daku zêdetir zextê li Malikî bike û Malikî jî neçar e di vê dema hilbijartinan de guhê xwe bide hevbeş û hevpeymanên xwe.

    Duşemba borî Serokê Herêma Kurdistanê Mesûd Barzanî ragehand ku bi mebesta radestkirina nameyekê bo Hevpeymaniya Niştimanî şandeke Kurdistanê serdana Bexdayê dike, ku daxwazên Kurdan têde cîh digirin û hêzên siyasî yên Kurdistanê jî li ser lihev kirine. Doh jî şanda herêmê gehişte Bexdayê û ew name gehandin hevpeymaniya Şîeyan.
    Basnews-Hewlêr

    Serokê Konseya Rêveber ya KCK’ê Mûrat Karayilan û Endama Konseya Rêveber ya KCK’ê Ronahî Serhad bi gelek saziyên çapemeniyê yên cîhanê re hatin gel hev û pêvajoya agirbestê vegotin.

    KCK’e ya ku li ser banga Ocalan agirbest îlan kir û pêngavên di avêje, ji aliyê rayagiştî ya cîhanê ve bimereq tê şopandin. Gelek rojname û ajans yên nava Kurdistanê û dervey welat tên Herêmên Parastina Medyayê û pêvajoyê ji aboneyên xwe re radigehînin. Li gorî agahiyên ku ji Buroya Enformasyona Têkiliyên Derve yên KCK’ê hatine girtin, bi dehan dezgehên Tirkiyeyê, herêmê û navnetewî serlêdan kirine ku hevdîtinê bi Mûrat Karayilan re bikin. Rayedarên Buroya Enformasyonê dan diyarkirin ku, ew nikarin hemûyan bipejirînin, ji ber vê sedemê ew hinekan dihilbijêrin û qebûl dikin. Her wiha hate ragihandin ku, randewûyên hinek dezgehan jî hatine îptal kirin.
     
    Di nava dezgehên çapemeniyê yên Karayilan hevdîtin pêre kirî, ji DYA’yê Newyork Times, ji Îngiltereyê The Indipendent, Radyoya Swêdê, Radyoya Danîmarkayê, ji Rojhilata Navîn TV’ya El Cezîre, Rojnameya Misrê El Misir El Yewn, ji Lubnanê El Etejah TV hene.
     
    PÊVAJOYA RAGIHANDINÊ GIRAN TEVGER DIKE
     
    Karayilan ku bersiv da pirsên rojnamevanan û diyarkir ku, hêjan wan biryara xwe vekişandinê nedane û aşkera kir ku, têkiliya wan ya bi Îmraliyê re giran dimeşe.
     
    Karayilanê di derbarê pêvajoya agirbestê jî bersiva pirsan da, da zanîn ku beriya vê pêvajoya Osloyê jî çêbû, di paralela pêvajoya Osloyê de jî hevdîtin li Îmraliyê çêbûn û ragihand ku, ‘ji sala 93’an û vir ve ji bilî agirbesta dawî 8 caran agirbest îlan kirin.’
     
    Karayilan li ser pirsa rojnamevanan destnîşan kir ku, ji bo çareseriyê pêwîste têkiliya wan li gel Abdullah Ocalan hebe û got: “Ger pêwîst bike çima heyetek ji me neçe Îmralî.” Karayilan da zanîn ku, “Em weke tevger dixwazin vê pirsgirêkê derbaz bikin û pêvajoyê pêş de bibin. Her çendî ku Komîsyona Aqilmendan nebese jî hate avakirin. Ji bo Komîsyona Meclisê serlêdan çêbû. Em weke tevger dê vê nîqaş bikin. Em ne alîgirên astengkirina pêvajoyê ne, em alîgirê pêşveçûna pêvajoyê ne. Lê belê têkiliya me ya bi Rêbertiyê re 15-20 rojan didome. Heyeta ku biçe gel Rêbertiyê serî li Wezareta Edaletê dide, Wezaret jî diçe Serokwezîrtiyê. Ger li wir destûr derbikeve heyet diçe gel Rêbertiyê. Piştî wê tên gel me. Em jî li ser wan nameyên ku ji me re tên dema ku dixwazîn fikrên xwe bînin ziman, heyet careke din serî li Wezareta Edaletê die û ew jî careke din diçe gel Serokwezîrtiyê. Ev jî dibe sedem ku pêvajo pir direng bimeşe. Pêwîste ji bo pêvajoya çareseriyê rêbazek wek yê Afrîka Başûr hebe. Heta ku Rêbertiya me di bin tecrîdê de be, ragihandinekî bitendurist çênabe. Ger weke mînaka Mandela çêbibe, dibe ku biryar bileztir bêne girtin. Pêwîste hîn bileztir bin. Ji bo em zûtir biryaran bigirin, ger pêwîst bike çima heyet ji me neçe Îmraliyê.”
    Jêder: ANF/Rosîda Mardîn

    Rizgarî Online/ Yılmaz Erdoğan, “Neden binada Türk bayrağı yok” diye sitem etti. VATAN gazetesinde Çağdaş ULUS imzasıyla verilen haberde şunlar kaydedildi:'Akil İnsan’ Yılmaz Erdoğan, restore ettirdiği Heybeliada Sanatoryumu’nda, Atatürk büstünü kendi elleriyle temizledi, “Neden binada Türk bayrağı yok” diye görevlilere sitem etti. Akil İnsanlar grubunun Güneydoğu Anadolu listesinde yer alan Yılmaz Erdoğan, yönettiği Kelebeğin Rüyası adlı filmin bazı sahnelerini 7 yıl önce kapatılan ve 2009 yılında çıkan yangınla büyük bir bölümü kül olan Heybeliada Sanatoryumu’nda çekti. Filmin çekimlerinden önce 50 kişilik ekip, 6 ay süren çalışma sonucu Heybeliada Sanatoryumu’nu ve bahçesini yeniden düzenledi.Sanatoryumda görevli personel ise tadilat sırasında yaşananları VATAN’a anlattı. Yılmaz Erdoğan’ın kendi elleriyle tadilat çalışmasına katıldığını belirten görevliler, “Girişte bulunan Atatürk büstünü kendi elleriyle temizledi. Eline aldığı fırça ile de büstün alt kısımlarını boyadı. Unutamadığımız en önemli konu ise Erdoğan’ın bayrak hassasiyetiydi. Sanatoryumun girişinde görevli bizlere ‘Sanatoryumun hiçbir noktasında Türk bayrağı niye yok?’ diye sitemde bulundu” dedi.“

    RO/Zilan Dersim

    Rizgarî Online/ Metin Göktepe Gazetecilik Ödülleri'nin 16'ıncısı'ndaı Jüri Basın Özgürlüğü Ödülü'ne "İmralı zabıtları" haberiyle layık görülen Milliyet Gazetesi muhabiri Namık Durukan 'İmralı Tutanakları'yla ilgili konuştu DHA´nın haberi:”Metin Göktepe Gazetecilik Ödülleri'nin 16'ıncısı, Göktepe'nin doğum günü olan 10 Nisan'da sahiplerine verildi. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Burhan Felek Salonu'nda düzenlenen ödül törenine Göktepe'nin annesi Fadime Göktepe, TGC Başkanvekili Turgay Olcayto ve yönetim kurulu üyesi Recep Yaşar, gazeteci Nail Güreli, Evrensel Gazetesi yazarı Nazım Alpman, EMEP Genel Başkan Yardımcısı Ender İmrek katıldı. Tören öncesi, moderatörlüğünü Gazeteci Celal Başlangıç'ın yaptığı Avukat Fikret İlkiz ile Akademisyen Esra Arsan'ın konuşmacı olarak katıldığı "Evrensel Hukuk ve Türkiye'de Basın Özgürlüğü" başlıklı bir panel düzenlendi. Panelin ardından Ressam Gülbahar Bozkurt, Fadime Göktepe'ye "Gözbebeğim Cennetim Metin" adlı resmini hediye etti.

    Daha sonra ödül törenine geçildi. Yazılı Haber Ödülü'nü, Milliyet Gazetesi'nde yayımlanan "İcralık eden dayanışma" başlıklı haberiyle Arif Balkan alırken, Balkan'a ödülünü Nail Güreli verdi. Evrensel Gazetesi'nde yayınlanan "Pencereden Görünen Acı" fotoğrafıyla ödüle layık görülen Faruk Ayyıldız, Fotoğraf Ödülü'nü Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Başkanı Ercan İpekçi'den aldı.

    Kanal D muhabiri Özgen Bingöl ve kameraman Arda Sevimli "Dur panzer gitme" haberiyle Görüntülü Haber Dalında Ödüle layık görüldü. Bingöl ve Sevimli ödüllerini gazeteci Mete Çubukçu'nun elinden aldı. Yerel Gazetecilik Ödülü'nü ise "Başbakan'a hemşehrilerinden one minute. Nooliyi" haberiyle Gençağa Karafazlı ve Fehmi Demir aldı.

    "NE ÇAYCIDAN NE FOTOKOPİCİDEN ALDIM "

    Jüri Basın Özgürlüğü Ödülü'ne "İmralı zabıtları" haberiyle layık görülen Milliyet Gazetesi muhabiri Namık Durukan, ödülünü Fadime Göktepe'den aldı. Durukan, İmralı zabıtlarından öte zabıtların nasıl sızdırıldığı tartışmalarının öne çıktığını söyleyerek, "Ben bugüne kadar İmralı tutanakları ile ilgili hiç konuşmadım. Herkes konuştu, ben sustum" dedi. Yaklaşık 30 yıldan beri gazetecilik yaptığını, bu sürenin büyük bir bölümünde de mesleğini Güneydoğu'da gerçekleştirdiğini anlatan Durukan, "Bu süre içinde bir çok sıkıntı yaşadık. Yanı başımızda gazeteci arkadaşlarımız öldü, bir çoğuna da şahit olduk" diye konuştu.

    Durukan, "İmralı tutanakları gerçekten tartışma yarattı, herkes konuştu. Kimisi 'çaycıdan', kimisi 'fotokopiciden aldı' dedi. Biliyorsunuz, gazeteciler belge olduğu zaman çaycıdan da, fotokopiciden de alabilir. Ancak şunu net söyleyebilirim ki, ben ne çaycıdan, ne fotokopiciden aldım. Bunların hepsini geyik muhabbetleri olarak değerlendiriyorum. Haberi bir tarafa bıraktılar, nereden sızdırıldığı, süreci sabote edici bir şekilde değerlendirdiler. Ben bu şiddet ortamının 30 yıllık bölümünü gazeteci olarak geçirdim, çocukluğumuz da böyle bir dönemde geçti. Dolayısıyla barış ortamını bozan, sabote eden bir muhabir olarak anıldım. Buradan şunu belirtmeliyim ki, bizzat bu şiddetin içinde yaşayan, bundan birinci derecede rahatsızlık duyan insanlardan biriyim. Her şeyden önce biz gazetecilik yapıyoruz, gazetecilikten başka da bir amacımız yoktur. Ben şuna inanıyorum, her şeyden önce şeffaf bir dönem yaşanıyorsa, İmralı tutanakları da dahil toplumum her kesiminin bu konuda bilgilendirilmesi gerekiyor. Ben de görevimi yaptığıma inanıyorum. Hiç bir zaman çaycıdan, fotokopiciden aldı şeklindeki iddiaları da üzerime almıyorum. Böyle de bir şey yok" diye konuştu.“

    RO/Cemil Süphan

  • 04/12/13--17:09: “Birlik” görüntüsü… (chan 6251595)
  • Rizgarî Online/ Abdullah Öcalan’ın mektubunun BDP Eşbaşkanı Demirtaş tarafından Qendîl´e iletilmesine ilişkin fotoğraflarda, “birlik” görüntüsü ortaya çıktı. Taraf´ın haberinde şunlar ileri sürüldü: “Abdullah Öcalan’ın, Kandil’e gönderdiği mektubuna, silahsız çekilme talimatına uyulacağı yönünde yanıt gelirken BDP’li Demirtaş ve Önder’in görüşmelerine ilişkin fotoğraflar da “ortak hareket” edileceği görüntüsünü ortaya koyuyor. BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ve BDP İstanbul milletvekili Sırrı Süreyya Önder tarafından 5 nisanda Kandil’e ulaştırılan ve çekilmenin silahsız olmasına yönelik talimatın yer aldığı mektuba bazı çekincelerle birlikte olumlu yanıt gelirken, görüşmeye dair fotoğraflar da “birlik” mesajı içeriyor.PKK yöneticileriyle çekilen fotoğraflar, örgüte yakınlığıyla bilinen Fırat Haber Ajansı ’nın internet sitesinde yayınlandı. Bu fotoğraflarda BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, BDP Milletvekili Sırrı Süreyya Önder ile PKK yöneticileri Murat Karayılan, Cemil Bayık, Duran Kalkan, Rohani Serhat, Sabri Ok, Sülbüs Peri, Nurettin Sofi, Delal Amed, Bahoz Erdal ve Rengin Botan yer aldı.

    PKK’nın tüm tepe yöneticileri aynı karede ilk kez görüntülenirken, ilk kez milletvekilleri de böyle bir karede yer almış oldu. Bir başka karede de Cemil Bayık ile Murat Karayılan’ın masanın yan tarafında duran Demirtaş ve Önder’le konuştuğu görülüyor.

    Alt kadrolara iletilecek

    Görüşmeden; Kandil’in, Öcalan’ın talimatlarına uyacağı ancak bununla birlikte bazı çekincelerin bulunduğu ve bunların İmralı’ya iletilmesi gerektiği sonucu çıkmıştı. Abdullah Öcalan’ın Kandil’e el yazısıyla gönderdiği ikinci mektupta yer alan “çekilme silahsız olsun” ifadesinin Kandil tarafından örgütün alt kadrolarına iletileceği de dile getirilmişti.”

    RO/Zilan Dersim

    Rizgarî Online/ Hizbullah'ın legal partisi olarak nitelenen HÜDA-PAR genel başkanı Hüseyin Yılmaz, Dicle Üniversitesi'ndeki olayların durması için PKK ile Hizbullah'ın çatışmasızlık anlaşması imzalamasını istedi. Türk medyasında yer verilen haberlerde şunlar kaydedildi:”Hür- Dava Partisi Genel Başkanı Hüseyin Yılmaz, Diyarbakır'da parti binasında düzenlediği basın toplantısında Dicle Üniversitesi'nde 3 gün süren olayları değerlendirirken, olayların iki grup arasında çıkan öğrenci kavgası olduğunu ve büyütülmemesi gerektiğini savundu. 'PKK-HİZBULLAH ÇATIŞMASI ÇIKARTMAK NİYETİ VAR'

    Küçük olayların ileride büyüyebileceğine dikkat çeken Yılmaz, üniversite gençliğinin bunun bilincinde olmasını isteyerek, üniversite gençliğini fikirleriyle çatışmasını istedi. Yılmaz, "Bu noktada dikkat ediyorum ki Kürt olmayanların, özellikle Türk solunun gençler arasındaki bu kavgayı büyüterek, bu kavgadan bir PKK- Hizbullah çatışması çıkartmak niyetinde olduklarını görüyoruz. Böyle bir şeye kesinlikle tefeül edilmemelidir. Ve bu tip provokatif açıklamalar yapanlar her kesim tarafından kınanmalıdır" diye konuştu.

    BU BDP-HUDAPAR VEYA PKK-HİZBULLAH GERGİNLİĞİ DEĞİLDİR’

    “Hizbullah barış sürecini provoke etmek üzere sokağa mı döküldü?” şeklindeki soruya karşılık Yılmaz, şöyle devam etti:

    “Bu öğrenci arasındaki bir gerginliktir. BDP-Hudapar veya PKK-Hizbullah gerginliği değildir. Fakat ‘Burası benim, başkası faaliyet yürütemez” anlayışı provakatiftir. BDP ile hareket eden HDK ve ESP gibi Türk soluna mensup kişiler PKK ve Hizbullah çatışması yaratmak istiyor. BDP’nin dikkatli olması, dolduruşa gelmemesi lazım. Öcalan, İslam bayrağı altında biraraya gelmekten bahsediyor. Öcalan’ın İslam değerlerine vurgu yapması nedeniyle boşta kalacağını ve dışlanacağını düşünen Türk solu ve Alevi kesim BDP’yi maceraya sürüklemek, süreci tıkamak istiyor.”

    Yılmaz, barış sürecini desteklediklerini belirterek, “Öcalan’ın İslami vurgu yapması, yıllardır bizim söylediğimiz şeylerdir. Tasvip ediyoruz. Bu saatten sonra Kürt gençlerini birbirine kırdırtmak isteylenlere prim verdirtmeyeceğiz. Kürtler önce kendi iç barışını sağlamalıdır. İç barış sağlamadan Türklerle barış da havada kalır” diyor. Yılmaz, kitlesinin polis tarafından korunduğu iddiasını da reddediyor.

    'PKK VE HİZBULLAHIN ÇATIŞMASIZLIK ANLAŞMASI İMZLAMASI LAZIM'

    Bir gazetecinin Öcalan'ın mesajını hatırlatarak, "Siz PKK'yla helalleşmeye hazır msınız?" sorusu üzerine Yılmaz, şunları söyledi:

    "Bizim geçmişten bu yana söylediğimizi bir sürecimiz var. 2006 tarihinden bu yana derneklerimize saldırılar yapıldı. Ve bu saldırılara rağmen 'misillemede bulanacağız' demedik, hep sağduyu çağrısı yaptık, halkımıza şikayet ettik. O kesimin kendi insanı ve tabanına sağduyu çağrısı yapması gerekiyor. Bundan sonra bir daha bu olayların tekrarlanmamsı için ne yapılması lazım. En yüksek perdeden uyarıların yapılması lazım. Kürtlerin iki tane büyük örgütlü yapısı vardır. Kabul etsellerde etmeseler de. Çünkü İslami kesim PKK'nın bu bölgenin gerçeği olduğunu kabul ediyor ve dile getiriyor. O kesimden bunu kabullenme söz konusu değil. Kabul etseler de, etmeseler de Hizbullah da bu bölgenin bir gerçeğidir ve örgütlü bir gücüdür. Dolayısıyla PKK'nın ve Hizbullah'ın bir an önce bir araya gelmesi, geçmişte fiili bir ateşkes var. Bu fiili ateşkesi kalıcı bir ateşkese dönüştürmesi lazım ve bir çatışmasızlık anlaşması imzalaması lazım. O zaman Kürt halkı barışını bulabilir. Kürt halkı barışını bulmadan, Türk halkıyla yapılacak olan bir barış kalıcı olmaz. "

    RO/Ömer Kaçar

    Rizgarî Online/ PYD Eşbaşkanı Salih Müslim, Türk Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun kendilerini muhatap almak için öne sürdüğü koşullar için "manasız" dedi. Müslim, "Biz diyaloga varız. Ne zaman isterse koşulsuz biz varız, oturabiliriz" diye ekledi.ANF'ye konuşan PYD'nin Eşbaşkanı Salih Müslim, Türk Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun PYD'yi muhatap alabilmek için öne sürdüğü koşulları değerlendirdi. Yeni Şafak gazetesinin 10 Nisan tarihli bir haberine göre Davutoğlu, PYD'nin "muhatap alınacağı yeni bir sürecin" sinyalini verdi. "Bizimle temasa geçmek isteyen herkes için geçerli üç şartımız var" diyen Davutoğlu'nun bunları şöyle sıraladığı belirtildi: 1-Rejim yanında yer almayacak, 2-Suriye halkının seçimle işbaşına getireceği parlamento oluşana kadar emrivaki yapmayacak (yani fiili durum yaratıp bir bölgeyi kendisinin ilan etmeyecek), 3-Türkiye'de "teröre" destek vermeyecek.

    GÖRÜNEN KÖY KLAVUZ İSTEMEZ

    Müslim, "Biz olduğumuz gibiyiz. Bizimle ilişki kurmak istiyorlarsa, buna varız" diyerek, rejim yanında yer alma suçlamasının "anti-propaganda" olduğunu söyledi. Müslim, "Rejimle hiçbir zaman ilişkimiz olmadı. Her zaman rejimle çatışmalı, kavgalıydık. Ve son durum bu zaten görünüyor, bir deyim ile ‘görünen köy klavuz istemez’. Biz rejime karşı savaşıyoruz" şeklinde konuştu.

    "Oldu bittiye getirmemek veya fiili bir durum yaratmak ne demek şimdi?" diye tepki gösteren Müslim, "Haklarımızdan mı vazgeçelim? Kendisi daha önceden bizi bir şeylere bağlamak mı istiyor? Biz bunu kabul etmeyiz" vurgusunu yaptı.

    KOŞULSUZ VARIZ

    Bir fiili durumun sözkonusu olmadığının altını çizen Müslim, "Biz kardeşlik istiyoruz" derken, PKK ile de bir ilişkilerinin olmadığını söyledi. "PKK bize zaten muhtaç değil" diyen Müslim, Türk devleti ile Öcalan ve PKK arasında süren görüşmelere işaret ederek, "Bu koşullar manasızdır" ifadelerini kullandı.
    Türkiye ile ilişki kurmak için bir önkoşullarının olmadığını sözlerine ekleyen Müslim, "Bizim hiçbir koşulumuz yok. Düşman olacaksak tanısın kiminle düşmanlık yaptığını, dost olacaksak bilsin kiminle dostluk yapacağını. Onun için biz diyoruz, biz diyaloga varız. Ne zaman isterse koşulsuz biz varız, oturabiliriz. Bizim hiçbir zaman kendimizden kuşkumuz yok" şeklinde konuştu.

    Amsterdam’da ‘Suriye-Batı Kürdistan’ semineri düzenlendi

    Öte yandan Amsterdam’da düzenlenen ‘Suriye-Batı Kürdistan’ seminerinde konuşan PYD Eşbaşkanı Salih Müslim, Suriye’deki çatışmanın tamamen bir iktidar savaşına dönüştüğünü belirterek “Suriye’de tek çözüm siyasi çözümdür. Siyasi çözüm olursa Esad 6 ay veya 1 yıl içinde gider" dedi. ANF´nin kaydettigine göre,“Gazeteci Bram Vermeulen ise, Türk devleti ile Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan arasındaki görüşmeler ile barış sürecinin temelinde Türkiye’nin petrol ve inşaat sektöründe büyük kazançlarının yattığını Kürt sorununu bunun için çözmek istediğini kaydetti.

    Hollanda’nın başkenti Amsterdam’da, Helin Kadın Vakfı ile Hollanda Kürt Dernekleri Federasyonu (FED-KOM) tarafından ‘Suriye – Batı Kürdistan’ konulu seminer düzenlendi. Çoğu Kürt ve Hollandalı öğrenci 100’e aşkın kişi katıldığı Üniversite Kütüphanesi salonunda gerçekleştirilen seminere konuşmacı olarak PYD Eşbaşkanı Salih Müslim, Evanjelik Yayın kuruluşu EO radyo muhabiri Matthea Vrij ile Hollanda Yayın Kuruluşu (NOS) Türkiye muhabiri Bram Vermeulen katıldı.

    DOMİZ MÜLTECİ KAMPI

    FED-KOM adına yapılan açılış konuşması ardından ilk söz alan EO radyo muhabiri Matthea Vrij, 6 ay önce gittiği Batı Kürdistan’da edindiği izlenimleri aktardı. İzlenimlerine Güney Kürdistan’da, Batı Kürdistanlı mültecilerin kaldığı Domiz Mülteci Kampı ile başlayan Vrij, kampta kalan çoğu Suriye rejim ordusundan kaçan Kürt askerler ile Suriye kentlerinden göç etmiş Kürt ailelerin zor koşullar altında yaşadığını söyledi.

    DERİK’TE KALAŞNİKOFLU YPG SAVAŞÇILARI

    Buradan PYD vasıtasıyla kaçak yoldan Batı Kürdistan’ın Derik kentine gittiğini aktaran Vrij, Derik’te karşılaştığı ilk şeyin 18-20 yaşlarda aynı giyimli kalaşnikof silah taşıyan YPG savaşçıları olduğunu söyledi. Kentin ‘Kürt Yüksek Konseyi’ne bağlı ancak ağırlıkta PYD tarafından yönlendirilen’ YPG kontrolünde olduğunu, kentin tüm giriş çıkışlarında YPG kontrolleri olduğunu belirtti.

    QAMİŞLO’DA TARAFLAR SAVAŞI ÖNLEMEYE ÇALIŞIYOR

    Derik’ten Qamişlo’ya geçtiklerini belirten Vrij, Qamişlo kentinde ikili bir iktidarın söz konusu olduğunu söyledi. Vrij buna örnek olarak bir Kürt gencinin rejim güçleri tarafından askere alınmak üzere gözaltına alınması olayını gösterdi. Gencin gözaltına alınması ardından YPG’lilerin harekete geçerek birkaç askeri gözaltına aldığı, askerlerin daha sonra Kürt gencinin serbest bırakılması karşılığında bırakıldıklarını belirtti. Vrij, “Bu olayda görüldüğü gibi taraflar bu şekilde savaşı önlemeye çalışıyor” diye konuştu.

    ÖCALAN’IN FİKİRLERİ DOĞRULTUSUNDA YENİ BİR SİSTEM İNŞA EDİLİYOR

    Yüksek Kürt Konseyi’nden, Demokratik Toplum Hareketi (TEV-DEM) üyesi Aldar Xelil ile yapmış olduğu görüşmeyi aktaran Vrij, Batı Kürdistan’da Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın fikri doğrultusunda temel demokrasi ögesi olan Halk Evleri (Meclisi) kurarak yeni bir sistem inşa ettiklerini belirtti.

    Vrij, söz konusu Halk Meclisi’nin toplum içindeki sorunları bir tür ‘arabuluculuk’ yöntemi ile çözmeye çalıştığını belirterek, buna eşi tarafından şiddet gören, ailesiyle birlikte yardım için gelen genç bir kadını gösterdi. Halk Meclisi yetkililerin olayla ilgileneceklerini belirterek, kadını şiddet gördüğü eşinin yanına geri gönderme gibi bir yaklaşımı kabul etmeyeceklerini belirttiklerini aktardı.

    HIRİSTİYAN AZINLIK VE ROJAVA OLGUSU

    Batı Kürdistan’da tüm hizmetlerin Kürtçe üzeri yapıldığını bunun da bölge açısından yeni bir olgu olduğunu belirten Vrij, Batı Kürdistan’daki Hıristiyan azınlığın durumuna değindi. Esad rejimi altında korunan Hıristiyanların Batı Kürdistan olgusuna alışmadıklarını kendilerini Suriye’de hissettiklerini belirterek, endişe içinde olduklarını aktardı. Buna karşın Suriye’nin diğer bölgelerine nazaran güvende olduklarını sözlerine ekledi.

    ÖZERKLİK TALEP EDİLİYOR

    Qamişlo’dan YPG kontrolündeki Derik’e gittiklerini ifade eden Vrij, Derik’te seçim ile başa gelmiş bir Kent Konseyi’nin bulunduğunu söyledi. Konseyin Asuri bir üyesinin örnek çabalarına yer veren Vrij, “Kürtler yerelden Kürt Yüksek Konseyi’ne kadar seçimle gelen demokratik bir sistem inşa etmeye çalışıyorlar. Bağımsızlık değil özerklik talep ediyorlar” dedi.

    EN BÜYÜK SINAVLARDAN BİRİ AZINLIKLARA YAKLAŞIMDIR

    Yerelden örgütlenerek demokrasi inşa etmenin idial bir örgütlenme olduğunu kaydeden Vrij, ancak eşinden şiddet gören kadının olayında olduğu gibi, şiddet gören eşi tarafından götürülmeyeceğinin kimler tarafından nasıl garanti edileceğinin net olmadığını belirterek, “Batı Kürdistan’ın en büyük sınavlardan biri azınlıklara karşı yaklaşım olacak” diye konuştu.

    BÜYÜK HEYECAN VERİCİ GELİŞMELER YAŞANIYOR

    Matthea Vrij ardından NOS Türkiye muhabiri Bram Vermeulen, yaptığı haber programları görüntüleri eşliğinde Kürdistan’ın üç parçasından edindiği izlenimleri aktardı. İzlenimlerine Kürdistan’ın dört parçaya bölünmesinin kısa anlatımıyla başlayan Vermeulen, Kuzey’de Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın başlattığı barış süreci, Güney’de Irak merkezi hükümeti ile yaşanan kriz ile Batı Kürdistan’da Kürtlerin kendi bölgelerini ele geçirmeleri ile 3 sınırda büyük heyecan verici gelişmelerin yaşandığını söyledi.

    ‘BEN TÜRKÜM’

    Ardından Vermeulen, Roboski katliamına ilişkin yapmış olduğu bir programdan bazı bölümleri gösterdi. Yoğun askeri varlık ile Roboskili ailelere yer verilen programın gösterimi sırasında kendisi Kürt olan Şırnak Şehit Aileleri Derneği Başkanı’nın Kürtçe şive ile ‘Ben Türküm. Kürt sorunu yok. PKK ‘terör örgütü sorunu var” demesi izleyicileri güldürdü.

    ‘TEMEL SORUN GÜVENSİZLİKTİR’

    Gösterim ardından “iki yönden bir biri üzerine giden iki araç olgusu gibi bir durum var. Araçlar diğerinin yana çekilerek yol vermesini bekliyor” diyen Vermeulen, mevcut durumda Kürtler ile Türkler arasındaki temel sorunun güvensizlik olduğunu belirtti.

    KÜRT BAYRAKLARI ALTINDA KÜRTÇE OKUNAN ÖCALAN’IN TARİHİ MESAJI

    Diyarbakır Newroz’unda Öcalan’ın çağrısına tanıklık eden Vermeulen, “21 Mart tarihi bir süreçti” dedi. Vermeulen, olayı tarihi kılan ateşkes ve geri çekilme ilanı olmadığını, zira bunların daha önce de yapıldığını belirterek, “Beni etkileyen, milyonlarca Kürdün toplandığı, Kürt bayraklarının dalgalandığı, Kürtçe okunan mesajın tüm Türk televizyonlarında canlı verdiği tarihi bir an olmasıydı” dedi. Vermeulen, bu durumun Türkiye açısından çok büyük bir şey olduğunu belirtti.

    ‘TÜRKİYE NEDEN ŞİMDİ BARIŞ ARAYIŞINA GİRDİ?’

    Vermeulen anlatımlarına, Türkiye’nin Kürt sorununu çözmeye yönelik adım atmasına ‘neden şimdi?’ sorusuna yanıt aramakla devam etti.
    Sorunun cevabına Güney Kürdistan’dan başlayan Vermeulen, Irak’ta durumun hassas olduğunu belirterek, Beşar Esad’tan sonra sıranın kendisine geleceğinden korkan Irak Başbakanı Nuri El Maliki’nin milliyetçi kartına oynadığını, bundan dolayı Kerkük’te Peşmerge güçleri ile karşı karşıya gelme durumunun yaşandığını belirtti.

    Ardından Batı Kürdistan Serekaniye’de yaşananlara değinen Vermeulen, ‘Serekaniye’ye kim sahip olursa o kazanır” diyerek Serekaniye’nin stratejik önemine dikkat çekti. Burada yaşanan çatışmaların Şubat ayından bu yana yerini sakinliğe bıraktığını kaydeden Vermeulen, Halep’teki çatışmalara değinerek burada Kürtlerin Özgür Suriye Ordusu ile anlaştıklarını belirterek, bunun da Türkiye’de yaşanan barış süreci ile bağlantılı olduğunu kaydetti.

    ‘MESELENİN ÖZÜ PARADIR’

    Suriye’de savaş nedeniyle büyük ticari zarara uğrayan Türkiye’nin Güney Kürdistan’da ise petrol anlaşması ve inşaat sektörü ile büyük kazanç elde ettiğini belirten Vermeulen, “Erbil (Hewler) Türk konsolosluğu bölgede en yoğun işleyen konsolosluktur. Her şey Hewler’in 5 yıldızlı otelinde daha iyi anlaşılıyor. Burada bir Kürt yetkili bu yıl Kürtlerin yılıdır diyerek, Türkiye açısından meselenin özünün para kazanma olduğu söyledi. Doğrudur meselenin özü para kazanmadır. Onun için PKK ile barış arayışı var. Çünkü PKK bunun tam ortasında” dedi.

    Vermeulen, Türkiye’nin bölgesel güç olma emelleri olduğunu, büyük kazanımlar elde ettiğini, ve etmek istediğini belirterek, “Onun için Türkiye şimdi bu sorunu çözmesi gerekiyor. Aksi durumda bu karları elde edemez” dedi.

    Bram Vermeulen, konuşmasının sonunda, Öcalan’ın mesajı ile bir çıkış yapıldığını, bunun devamını sağlamak için Türkiye’nin şimdi yeni anayasa ve Terörle Mücadele Kanunu’nda değişiklik gibi adımlar atması gerektiğini söyledi.

    HALKLAR BAHARI

    Seminerin son konuşmacısı PYD Eşbaşkanı Salih Müslim ise, konuşmasına bölgede son 3 yıldır yaşanan değişimle başladı. Bölgede yaşananların birçok kesim tarafından ‘Arap Baharı’ olarak tanımlandığını belirten Müslim, Kürtlerin ise bunu ‘Halkların Baharı’ olarak tanımladığını, bölgede değişimin artık kaçınılmaz olduğunu kaydetti.

    ‘KÜRTLER OLARAK BU SEFER HAZIRLIKLIYIZ’

    Müslim, Tunus’ta 2010 yılına ayaklanmanın başlamasıyla PYD olarak bunun Suriye’ye de yansımasının olacağını görerek harekete geçtiklerini, büyük bir örgütlenme içerisine girdiklerini kaydetti.

    Kürdistan’ın bölündüğü birinci dünya savaşından ikinci dünya savaşına kadar Kürtlerin örgütsüz olduğunu bunun için haklarını elde edemediğini belirten Müslim, Suriye’de Kürtlere karşı uygulanan inkar, işkence, yasaklamalara değindikten sonra, “Ama bu kez biz Kürtler hazırlıklıydık, kendimizi örgütledik. Biz demokratik haklarımızı istiyoruz. Bunları da alacağız” dedi.

    SURİYE’DEKİ HALK HAREKETİNE BAŞINDAN İTİBAREN KATILDIK’

    PYD olarak kuruluşlarından kısa bir süre sonra 2004 yılında Qamişlo serhildanına öncülük ederek Suriye’de 2011 yılındaki halk hareketinin başlamasına kadar birçok şehit pahasına mücadeleyi geliştirdiklerini söyleyen Müslim, halk hareketine başından itibaren katıldıklarını söyledi.
    Halk hareketine katılırken, liderlerine katılmadıklarını belirten Müslim, “Çünkü biz başta başı çekenlere sorduk. Bizim haklarımızı anayasal olarak tanıyacak mısınız? Diye. Bize hayır cevabını verdiler. Biz başta yerel koordinasyon komiteleri ile devrimin barışçıl olması, şiddetin ise öz savunma temelinde kullanılmasında anlaştık. Ama Araplar bunu beceremediler” dedi.

    ‘ÇATIŞMA TAMAMEN İKTİDAR SAVAŞINA DÖNÜŞMÜŞ DURUMDA’

    Mevcut yaşanan çatışmanın özgürlük, demokrasi mücadelesi olmadığını belirten Müslim, “Biz demokrasi ve özgürlük istiyoruz. Kimse halkın sesini dinlemiyor. Çatışmanın tamamen iktidar çatışmasına dönüşmüş durumda” dedi.

    ‘SAVAŞIN ROJAVAYA YAYILMASINI ÖNLEDİK’

    Suriye’de devrim sürecinin başlamasıyla birlikte örgütlemelerini geliştirerek, TEV-DEM’in gelişimine öncülük ettiklerini belirten Müslim, ardından 2012 Haziran’ında savaşın Kürt bölgesine dayanması ile birlikte harekete geçerek, rejim güçlerini bir bir kentlerden çıkardıklarını, parçalı olan Özgür Suriye Ordusu ile diğer grupların girişini önlediklerini, böylelikle savaşın Rojava’da yayılmasının önüne geçtiklerini kaydetti.

    Mevcut durumda 3.5 milyon Kürdün Kürtler tarafından yönetildiğini belirten Müslim, Qamişlo ve Heseke’de ise ikili bir durum yaşandığını, buralarda Arap halkı ile anlaşarak rejim güçlerini çıkarmak istediklerini ancak Arapların buna henüz hazır olmadığını sözlerine ekledi.

    Serekaniye’de yaşanan çatışmaları hatırlatan Müslim, çatışmaların Türkiye destekli gruplarla yaşandığı, bu grupların yenilgiye uğratılarak kovulduklarını, mevcut durumda kentin Kürt, Arap ve Asurilerden oluşan Kent Konseyi tarafından yönetildiğini söyledi.

    ‘DOĞAL DEMOKRATİK TOPLUMUZ’

    Rojava’ya farklı topluluklardan yarım milyondan fazla insanın göç ettiğini belirten Müslim, farklı topluluklarla bir arada yaşama ve onları korumaya yabancı olmadıklarını belirterek, “Biz doğal demokratik bir toplumuz. Çünkü bizde Alevi, Ezidi inanç toplulukları var. Asuriler var, Ermeniler var. Birlikte yaşıyoruz. Biz doğal demokratik toplum gerçeğini savunuyoruz. Aynı zamanda Ortadoğu’da örneğiz. Demokratik Özerklik sistemini savunuyoruz. Bunu hayata geçirmeye çalışıyoruz” dedi. Müslim, mevut Rojava’daki örgütlenme konusunda, Hewler anlaşmasıyla oluşturulan Kürt Yüksek Konseyi’nin en üst organ olduğu, yerelde oluşan Halk Meclisleri, Kent Meclisleri ve diğer oluşumlar yanısıra Halk Savunma Birlikleri’nin (YPG) de Konseye bağlı olduğunu, konseyi her geçen gün daha da güçlendirmeye çalıştıklarını söyledi.

    ‘SELEFİSTLER VE TÜRKİYE’

    Mevcut durumda iki temel sorunla karşı karşıya olduklarını kaydeden Müslim bunları, Kürtlerin hiçbir haklarına saygılı olmayan Selefistler ile Kürt fobisi olan Türkiye olarak sıraladı. Müslim, “Türkiye’nin Kürt fobisi var. Rejimin böyle bir zihniyeti var. Bizim Türk halkıyla hiçbir sorunumuz yok. PKK ile görüşüyorlar. Belki bu fobi sona erer. Ama şimdi bize saldıran radikal dinci grupları destekliyorlar” dedi.

    AB’YE YARDIM TEPKİSİ

    Savaş sonucu yaşanan iç göç nedeniyle büyük sıkıntılar yaşadıklarını belirten Müslim, AB’den hiçbir yardım almadıklarını, yardımların kendilerine Kürdistan’ın diğer parçaları ile Avrupa’daki Kürtler tarafından gönderildiğini söyledi. Müslim, “AB yardım ediyor. Ancak bize hiçbir yardımda bulunmuyorlar. Bunun nedenini sorduğumuzda ‘orda çatışma yok’ diyorlar. Yani demek örneğin Fransa’dan yardım almamız için ilk önce bir birimizi öldürmemiz gerekiyor” şeklinde tepki gösterdi.

    SURİYE MUHALEFETİYLE İLİŞKİLER

    Suriye muhalefeti ile ilişkilere de değinen Müslim, daha önce olan ve Türkiye’de kurulan konseyin Türkiye’nin direktifleri dışına çıkamadığı için anlaşamadıklarını, mevcut yeni oluşturulan Konseyin ise Türkiye’nin etkisinden çıktığını ancak onun da aynı hatalar yaptığı belirtti. Müslim, “Örneğin Konseyde, Suriye’de sayıları 100 bin olan Türkmenler kadar sayıları 3.5 milyonu geçen Kürtlere yer veriyorlar. Her ikisine de 3 koltuk” dedi. Müslim, buna rağmen dolaylı veya direkt Suriye muhalefetiyle ilişki ve diyaloglarının devam ettiğini söyledi.

    TEK ÇÖZÜM SİYASİ ÇÖZÜMDÜR’

    Suriye’de soruna tek bir çözümün olduğunu, onun da siyasi çözüm olduğunu belirten Müslim, dışardan her türlü askeri müdahaleye karşı olmayı sürdürdüklerini söyledi. Müslim, “Suriye’de tek çözüm siyasi çözümdür. Siyasi çözüm olursa Esad 6 ay veya 1 yıl içinde gider. Gitmeyi kabul eder” diye belirtti.

    Kürtler olarak geleceklerini nerede gördüklerine ilişkin bir soru üzerine Müslim, “Sonuçta Suriye’de demokratik bir ülke kurulacaktır. Ve bizde bunun bir parçası olacağız. Biz şimdi, tüm Suriye halkları bunun ağır bedelini ödüyoruz” dedi“

    RO/Cemil Süphan

older | 1 | .... | 98 | 99 | 100 | (Page 101) | 102 | 103 | 104 | .... | 329 | newer